Demek ki “yazmak” gerekiyormuş!
İlki 2, diğeri de 6 Haziran tarihlerinde olmak üzere iki ayrı portalda iki yazım yayınlamdı. İlkinin (güneydoğu ekspres) başlığı “Halkçı olmaktan anlaşılan buysa” idi. Diğerinin de (bianet) başlığı “Meğerse memleket sahipsizmiş”.
Detaya gerek yok; özetin de özeti mevzu şuydu. Memleket (Diyarbakır) 2015 Temmuzu’ndan bu yana UNESCO’nun tarihi ve kültürel miras kalıcı listesine dahil edilmişti. Diyarbakır Surları ve Hevsel Bahçeleri çevreleriyle birlikte bu prestijli mevkiye taşınmıştı.
Bu sebeple nasıl ki 2015 öncesinde başta kentin atanmış (vali) ve seçilmiş (belediye başkanı) temsilcileri olmak üzere hemen bütün kurumları UNESCO nezdinde yoğun çaba içine girip sonra da kalıcı listeye dahil olunarak sonuç aldılar ise. Şimdi de o mirasın hakkını koruyarak kentin cadde, sokak ve meydanlarının işgal ve tahribine karşı da bütün çabayı göstermeliydiler!
Peki, UNESCO kararı üzerinden 11 koca yıl geçmiş olmasına rağmen var mıydı böyle bir gayret? Maalesef yoktu. Ve işin tuhaf tarafı defalarca yazarak ve konuşarak dile getirmemize rağmen!
2016’da başlayıp 2024’e kadar devam edegelen sekiz yıllık kayyım döneminde kamuya ait alanlar, adeta peşkeş çekilerek işgallerine göz yumuldu. Caddeler, meydanlar, sokak başları, kaldırımlar kapanın eline geçip adeta malı mülkü olmuş oldu.
2024 seçimlerinde seçilen ve devralınan belediye yönetimleri de o sekiz yıllık “enkaz felaketi” uygulamaları konusunda iki küsur yıllık zaman dilimi içinde maalesef yeterli politika geliştiremeyince işyeri sahipleri ve seyyar konducuların pervasızlığı ve işgal ettikleri alanların “artık sahibi biziz” tavırları ileri derecede şehrin gündemini tutar oldu.
İki yazımın yayımından birkaç gün sonra da şehirde “yerel yönetimler konferansı” yapıldı. Seçilmiş bütün belediye başkanları katılmıştı. Basından izledim. Abdullah Öcalan da o........
