Gürültü ve boşluk: Anadilinin bedene dönüşü
Ali Kemal Çınar sineması, gündelik yaşamdan beslenerek varoluşsal ve toplumsal gerilimleri, sıradan karakterleri merkeze alarak politik bir dille anlatır. Kendi yaşam çevresinden beslenen yönetmen, düşük bütçeyi estetik bir tercihe dönüştürürken, absürt ile gerçeklik arasında kurduğu bağ üzerinden anlatılarını inşa eder ve problemleri bükerek görünür kılar. Valahî de bu hattın devamı olarak, Diyarbakır’da galası yapılan ve hikâyesini yine bu coğrafyanın gündelik hayatından kuran son filmi. Durmak bilmeyen karın gurultusu şikâyetiyle hastaneye giden Baran’ın (Kerem Fırtına) başına gelenler üzerinden ilerleyen film, ilk bakışta basit görünen bu sorunu odağa alarak dil, beden ve kimlik arasındaki ilişkiye açılan daha derin bir meseleye dönüşür.
Anadili meselesi çoğu zaman siyasal ve hukuki bir tartışma olarak ele alınır; fakat en görünür hâlini bedende ve gündelik deneyimde aramak çok çarpıcı bir bağlamdır. Çünkü anadili bedenin ve duyumun da meselesidir.
Ali Kemal Çınar, Valahî’de, bu meseleyi doğrudan söylem üzerinden değil, beden ve duyum üzerinden kurar. Bu bağlamda Pierre Bourdieu’nün dil, habitus ve sembolik şiddet kavramları belirleyici bir çerçeve sunar. Bourdieu’ye göre dil yalnızca iletişim aracı değil, aynı zamanda bir değer ve meşruiyet üretim alanıdır. Bu yaklaşım, filmde Baran’ın anadiline yabancılaşmasını bireysel bir eksiklik olarak değil, toplumsal olarak kurulmuş bir dil hiyerarşisinin sonucu olarak okumayı mümkün kılar.
Bourdieu’nün “meşru dil” fikri, belirli dillerin kurumsal olarak geçerli kabul edilirken diğerlerinin değersizleştirilmesini açıklar. Valahî’de Baran’ın Kürtçe bilmemesi, yalnızca bireysel bir eksiklik değil, tarihsel yasakların aile içinde korku olarak aktarılması ve dilin bu nedenle öğretilmemesinin sonucudur. Zamanla baskı görünmezleşir ve dilin yokluğu sıradanlaşır. Sembolik şiddet tam da bu........
