Otel personeli dile gelse!
ABD çapında ve bilhassa Demoktratların yönetimindeki eyaletlerde sanki canice performanslar sergilemek üzere görevlendirilmiş ICE memurlarının “sokaktan toplama” oldukları çoktan biliniyor.
Yeterince eğitim almadıkları gibi yeterince formda olmamalarından dolayı kurbanlarına çok daha beceriksizce müdahale etmeleri vaziyeti daha da vahim bir hâle getiriyor. 2021 ABD Kongre Binası baskınını gerçekleştirenlerin kıvamındaki sözkonusu “kopuk”ların yüzüne normal şartlarda kimsenin bakmayacağı, herhangi bir baltaya sap olamayacak cinsten oldukları sık sık ifade edilmekte.
Peki geçenlerde ABD’nin Minneapolis kentinde bir Hilton otelinin, Trump rejiminin Minnesota’ya zorla yollamış olduğu ICE memurlarının rezervasyonunu iptal etmesine sevinmeli miyiz?
Tahmin edilebileceği gibi bu isyankâr davranış yüzünden akabinde kıyamet kopmuş, Hilton genel yönetimi mevzubahis otelin, müessesenin adını taşımasına rağmen özel bir işletme olduğunu ilan etmişti. İptallerin Hilton değerlerini yansıtmadığı açıklanmış ve ardından zan altındaki otel yetkilileri de özür dilemişti.
Lakin dünya çapındaki müessesenin adını lekelemiş olan otelin ABD federal konaklama listesinden çıkarılmasına engel olunamadı.
Hadiseden kısa bir süre sonra, sözde kaçak göçmen avcısı ICE memurlarından birinin ABD vatandaşı Renee Nicole Good’u Minneapolis’te başından vurarak öldürmesiyle bağımsız Hilton otelinin aslında pek de haksız olmadığı bir kez daha teyit edilmiş oldu. Trump ve Barbie’liğe soyunmuş ABD İç Güvenlik Bakanı Kristi Noem dahil olmak üzere iktidar her zamanki gibi suçu inkâr etmeyi yeğledi ve gayet açık görüntülere rağmen hakikatleri çarpıtmayı başardı.
Artık dünya çapında bir dinamiğe dönüşmüş hâliyle esas mesele zaten suçu göstere göstere aklamak ve korku saçarak halkı sindirmek; rejimin bekçiliğini üstlenmiş eşkiya kılıklıları yüceltmeden, hatta onları mağdur ilan etmeden de olmaz!
Seneler boyunca bir turist mihmandarı olarak Anadolu’yu defalarca gezmiş ve halen de gezegen çapında seyahat edip mütemadiyen otelleri mekân edinen biri olarak mevzubahis ICE memurlarının konaklama yerlerindeki davranışlarını da az çok tahmin edebiliyorum. Kendi evlerinde sahip olamadıkları lükslere cömert devlet sponsorluğunda ulaştıkları belli bu kösteklenmiş ruhların hayatlarında karşılarına ender çıkabilecek bu fırsatı sonuna kadar değerlendirdiğine eminim.
Zaten arkalarından pisliklerini temizleyecek hizmet sektörü temsilcilerine acımak bir tarafa, onlara kabaca davranılması, çalışanların tacize tabi tutulması, çoğu göçmen olan bu otel personelinin kölelik seviyesinde sömürülmesi ICE zihniyetine has sadizmi mutlaka besliyordur da!
Lakin bazılarınca cesareti takdir edilen küçük Hilton oteli ve personeli, ICE memurlarını “misafir” etmemiş olsa da muhalif davranışın bedelini muhakkak ki kat kat ödemek zorunda kalmıştır.
İtalya’nın Dolomit dağları manzarasına sahip bir otelde de kat görevlilerinin büyük çoğunluğu göçmen olmasına rağmen neyse ki sözkonusu personel, müessesenin müşterilerinden kaynaklı şikâyetlere maruz kalmıyor; çalışanlar da zaten müşterilerden pek dertli gözükmüyor.
Kameranın varlığından dolayı, disiplinin ön planda olduğu ortamda kendilerini ele vererek işlerini kaybetmek istemedikleri zaten kesin!
Nitekim personeli yönetenlerin ifade ettiği gibi dört yıldıza sahip müessesenin beş yıldıza yükselme ihtirası yüzünden hataya pek tahammül edilemiyor.
Lakin iş şartlarının zorluğundan, uzun mesailerden, kısa uykulardan bahsedilebiliyor. İtalya halkının ırkçılığından, şekilciliğinden, klişelere takıntı seviyesinde saplanmışlığından da bir şekilde haberdar oluyoruz. Tuvalet temizliği mevzubahis olduğunda nedense bu işi erkek personelin değil de kadın çalışanın yapması gerektiği de bizimle paylaşılıyor; bu işin tabii ki bir de küvetler ve bideler kısmı da var!
2024 İtalya, Avusturya ortak yapımı 93 dakikalık Personel (Personale) adlı belgesel bizi konaklama endüstrisinin “mutfağına” taşıyor. Yönetmen ve senaryo yazarı hanelerinde adını gördüğümüz kadın sinemacı Carmen Trocker’in manidar belgeseli IDFA’ya katılmış, 2025 Bergamo Film Meeting’de Özel Mansiyona layık görülmüştü. Filmde çoğu kadın olan kat görevlilerinin bilhassa Doğu Avrupa’dan ve Afrika’dan geldiğini gördüğümüz gibi aralarında Rumence, Rusça, Bambara veya Fransızca konuşmaları sayesinde kulaklarımızın pasını da silmiş oluyoruz. Küçük iş kazalarını amatörce halletmeyi tercih etmelerine şahit olurken şımarık otel müşterilerinin suçlamalarına maruz kalma ihtimalini tenimizde hissediyoruz.
Sanayi tipi, fazlasıyla gürültülü çamaşır makinelerinin şiddetine maruz kalmaları bir yana, kaşmir yününden mamul bir müşteri kazağının yanlış programlama yüzünden küçülmüş olması bir ara ekipte strese yol açıyor. Sıkıntıların körüklediği egzamadan muzdarip bir personel tanırken bu işte fazla takılmayı düşünmeyenlere de hak vermiyor değiliz. Arada, hatasız hizmet sayesinde müşteriler tarafından şikâyet edilmemeleri patronlar tarafından takdir edilebiliyor, bazen de üniformayla otel dışına çıkıp sigara içilmesi eleştiriye sebebiyet verebiliyor.
Meraklı kamera boşalmış bir odada, dağınık bir yatağın ucundaki veya lavabonun kenarındaki saç teline odaklanıyor; bazen kısmen yenmiş bir sosisin yatağın ortasında ne aradığına dair merak uyandırıyor (yoksa o yarısına kadar içilmiş bir puro mudur?).
onlar için sıradan bir prosedür hâline geldiği gözümüze sokuluyor.
Hangi şartlarda olursa olsun hizmet etmek kutsal bir dinamik, lakin bunun değerini pek bilen yok!
Üstelik Ralph Ellison’ın ifade ettiği gibi “Ben görünmezim çünkü insanlar beni görmeyi reddediyor” cümlesi hizmet personelinin vaziyetini o kadar tesirli biçimde yansıtıyor ki!
Odasına çabuk dönecek müşterinin mekânı temiz ve düzenli bulabilmesi esas olduğundan, her hâlükârda otel çalışanları aceleyle de olsa mükemmel bir iş kotarmaya çalışıyor; ne de olsa “müşteri velinimetimizdir” onların da sahiplendiği evrensel bir düstur.
Sayıları mütemadiyen artmakta olan zorba ICE memurlarının konaklaması sırasında ve sonrasında ABD’deki otel işletmecileri ve bilhassa personeli bu söylemi hangi samimiyet seviyesinde ifade edebiliyordur acaba?
(RL/EMK)
Cem Yılmaz, yaklaşık 30 yıldır bu ülkede yaşayan insanların hayatlarında bir şekilde yer alan bir isim. Mizahını çok sevenlerin yanı sıra, ondan hiç hoşlanmayanlar ve bu iki uç arasında gidip gelenler de var. Çevremdeki insanlar arasında da bu farklı tutumları görmek mümkün. Son olarak CMXXIV gösterisinin dijital bir platformda yayımlanmasının ardından, Cem Yılmaz yeniden gündeme geldi.
Türkiye’de mizah, refah üretemeyen ama onay üreten bir rejimin dilsel dolaşım biçimidir. 1980 darbesiyle neoliberal sisteme geçiş, sinemadaki figürlerin ve bu figürlerin anlatılış biçiminin de değişmesine yol açtı. Bu değişimler, Cem Yılmaz’ın sahneye çıktığı dönemden bugüne uzanan zamanı anlamamıza yardımcı olurken, ben de mizahı Freud ve Eagleton üzerinden açıklamaya çalışıyorum. Bütün bunlar şu soruya cevap arıyor: Cem Yılmaz, 2026’da bize neyi anlatıyor?
Türkiye’de insanların büyük bir kısmı, düşüncelerini kalıplar, klişeler ve deyimler aracılığıyla ifade etmeyi tercih eder. Dilin bu denli kalıpsal kullanılmasının temel nedeni, ülkedeki rejimin kendisini sürekli olarak halktan onay alma ihtiyacıyla ilişkilidir. Halkın refahını bir türlü artıramayan rejim, sağlayamadığı refahın yerine onayı dil ve kültür üzerinden üretmeye çalışır. “Cennet vatanımız”dan başlayıp “Türkler isyan etmez” söylemine kadar uzanan çok sayıda ifade bu duruma örnektir. Bunlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin süreklilik içinde yeniden ürettiği bir söylem rejiminin parçalarıdır. Bu nedenle, adeta sürekli olarak birbirimize rejimsel yalanlar söylemeye zorlanırız; Çetin Altan’ın ifadesiyle, bu durum ‘Türk’ün Türk’e propagandasıdır.
Söylemler ile gerçeklik arasındaki bağ o denli kopuktur ki, bunların ciddi biçimde sorgulanması, hepsinin birden açığa çıkması anlamına gelir. Bu nedenle sürekli bir onay beklentisi üretilir; böylece böylesi bir sorgulamanın hiç gerçekleşmemesi amaçlanır. Bugün iş alımlarında uygulanan sözlü mülakatlar da büyük ölçüde rejime uyumun ve sözlü onayın test edildiği mekanizmalardır. Sürekli onay verme zorunluluğunun bu denli yoğun yaşandığı başka ülkelere nadiren rastlanır.
Kürt sorununun bir güvenlik ve terör meselesi olarak sunulması, buna uygun bir dilin inşa edilmesi ve kamuoyunda sürekli onay talep edilmesi (Ahmet Hakan’ın Tahir Elçi’den bu onayı beklemesi örneğinde olduğu gibi) hayatın her alanında kendini gösterir. 1915 Soykırımı’nın inkârı da kendi söz dağarcığı içinde sürekli bir onay talep eder. “Türkiye bir hukuk devletidir” söylemi, her tekrar edilişinde, bu söylem ile gerçeklik arasındaki uyumsuzluğa yönelmesi muhtemel tepkileri bastırma işlevi görür. Oysa hukukun gerçekten işlediği bir yerde, böyle bir vurguya ihtiyaç duyulmaz.
Sonuç olarak insanlar, siyasal yaşamda gerçek olmadığı hâlde gerçekmiş gibi biat edilmesi istenen söylemlerle çevrili bir ülkede yaşamaktadır. Bu söylemleri açıkça reddedenlerin ise ülke içindeki hareket alanları daraltılır ve üzerlerinde baskı kurulur. Bu süreç tarihsel olarak pasif devrim diye nitelendirilen bir dönemin de geleneği olarak düşünebiliriz. Kitlelerin, toplumsal dönüşümlerin öznesi olmaması için tepeden değişikliklerle siyaset yapma biçimi, aynı zamanda kitlelerin yukarıdan gelen söylemlere de kendisini hazırlamasıdır.
Türkiye’nin her köşesi farklı bir söylemle doludur. Herkes bu söylemlerin gerçek olmadığını az ya da çok bilir; buna rağmen, onların değişmemesi için elinden geleni de yapar. Söylemler aynı zamanda ömürlüdür. 12 Eylül döneminde en sık tekrarlanan söylemlerden biri, Türkiye’de işkence olmadığı iddiasıydı. Gazeteler ve TRT bu söylemle doldurulmuştu. İşkencenin var olduğunu dile getirmek, Türkiye’de birçok gücün eşzamanlı saldırısına maruz kalmak anlamına geliyordu. Ancak 12 Eylül rejiminin generallerinin siyaset dışı kalmasıyla birlikte bu söylem etkisini yitirdi.
Bugün ise pek çok kişi, o dönemde bir biçimde kendisini işkence mağduru olarak tanıtma çabasında. Bu söylemin yerini bir süre “Anadolu’dan Görünüm” gibi yeni anlatılar aldı. Türkiye’de bu tür kısa ömürlü söylemler, zamanla etkisini kaybeder ve yerlerini hızla yenilerine bırakır. Bu taktiksel söylemler, geçici olmalarına rağmen dolaşımdan hiç düşmez; yalnızca biçim değiştirir.
Değişen dünyada çiftlerin ilişkileri de kendilerine özgü söylemler üretir; bu söylemlerin bazıları uzun ömürlü olurken, bazıları yalnızca birkaç yıl varlığını sürdürebilir. Ancak ortak noktaları, çoğu zaman uyumsuzlukları görünmez kılarak sahte bir uyum görüntüsü üretmeleridir. Bu kısa anlatımdan da anlaşılacağı üzere, Türkiye; klişelerin, söylemlerin ve abartıların hâkim olduğu, sürekli onay bekleyen bir ülkedir. Bu bekleme, pasif devrimin pasifliğinde bırakılmış kitlelere mahsustur.
Kapitalizmde “yabancılaşma” denilen olgu, işçilerin kendi ürettikleri metaya sahip olamamalarının yanı sıra, bu metanın pazarda onlara yabancı ve bağımsız bir güç olarak geri dönmesidir. Ömrü boyunca inşaatta çalışan bir işçinin bir eve dahi sahip olamaması; buna karşılık onun emeği üzerinden zenginleşen patronun “biz bir aileyiz” söylemini dolaşıma sokması; üretilen değerin büyüklüğüne rağmen işçinin patronuna ve onun adına hareket eden şeflere bağımlı hâle getirilmesi bu yabancılaşma ilişkilerinin somut örnekleridir. Bu ilişkiler ağı içinde hiyerarşik üstünlük, “saygı” dili üzerinden meşrulaştırılır ve zamanla içselleştirilir.
Sonuç olarak kapitalizm, kendi söz dağarcığını üretir; insanlar da bu dili yalnızca kullanmakla kalmaz, ona inanır ve onu içselleştirir. Bazıları da bunların hepsinin boş şeyler olduğunu bilir ama ayak uydurur, bu uyumsuzluk onu mizahın rahatlatıcı etkisine sığınmasının da yolunu açar.
Cem Yılmaz, esas olarak 1980’ler gençliğinin, çevrelerini kuşatan içi boş söylemler ve klişelerle dolu bir ülkede, kıvrak diliyle tepki göstermesinin sembolüdür. 1980’lerle birlikte Türkiye’de özelleştirmelerin hız kazanması, piyasada dolaşıma giren malların artması ve orta sınıfın görece sade bir yaşamdan, özel imkânlarla yazlıklara yönelen bir hayat tarzına geçmesi; özel okulların ve üniversitelerin çoğalmasıyla birlikte söylemlerin de dönüşmesini beraberinde getirdi. Bu dönemde mesela “paranın önemi yok” ifadesi, içi boşalmış bir klişeye dönüştü. Yeni model zenginleşme imkânı ortaya çıkmıştı.
Zenginleşmenin nasıl anlatıldığını sinemadan birkaç örnek üzerinden izlemek mümkündür. Umut filminde Yılmaz Güney’i, bir define bularak zenginleşme hayali kuran bir karakter olarak görürüz. Birkaç yıl sonra “Köyden İndim........© Bianet
