menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Eriyoruz

16 4
tuesday

Balık çiftliklerinin başımıza açtığı dertler saymakla bitmiyor. Bulundukları mıntıkada yarattıkları çevresel kirlilik yetmezmiş gibi çiftliklerde üretilen balıkların insan sağlığıyla ne kadar bağdaştığı da daima bir tartışma konusu. Açgözlü girişimciler deniz ve okyanusların muhtelif köşelerini parselleyip gittikçe artan seviyede çiftlik balığı üretirken dünyanın zaten tehlike altındaki tabii balık rezervlerinin tükenmesini muhakkak ki umursamıyor, hatta…

Umursamadıkları bir diğer husus artık kullanımda olmayan bazı balık çiftliklerinin enkazlarını toplamak ve doğaya verdikleri zarara nihayet son vermek. Mesela Yunanistan’da yapılan bir araştırmanın ortaya çıkardığı hakikat, mevzubahis işlemi gerçekleştirmenin fazlasıyla pahalı olmasından dolayı çiftlik sahiplerinin büyük kısmının tesislerini terk etme yoluna gittiğine dair. Zaten çiftliğinin enkazına sahip çıkmayan bir üretici yetkililer tarafından tesadüfen enselenirse vereceği ceza enkazı kaldırma masrafından muhakkak ki daha düşük.

O yüzden de işi, Deutsche Welle’nin aktardığına göre gönüllü çevreciler dışında pek kimse üstlenmiyor! Dibe çöken çiftliklerin muhtelif aksamları bir yana, parçalanarak etrafa dağılan, kıyılarda kolaylıkla teşhis edilebilen ufak ve büyük boyuttaki plastik parçaları toplamak profesyonellik gerektirecek kadar ağır bir iş.

Ya terk edilmiş ve dağılmış bir çiftliğin “uyanık” sahibinin yetkililerle imzalamış olduğu, hâlâ geçerli kontratı mahkemede ibraz etmek suretiyle enkazı toplamış çevrecilere karşı açtığı davayı kazanmış olmasına ne demeli?

Buna benzer dinamikler artık karın çok az yağdığı bir zamanların popüler ski merkezleri için de geçerli.

Dünyada spor olarak kayağın ilk sevildiği zamanlarda kalabalıkların üşüştüğü yerler en kolay ulaşılan mıntıkalardı. Şimdi ise kış mevsiminin özellikleri öyle değişmiş durumda ki yüksek olmayan pistlere kar çok az yağıyor ve ski endüstrisi kısa süreli kayak mevsimlerini gözönüne alarak bazı merkezleri terk etmeye karar verebiliyor.

Mesela Fransa’da en az 186 ski merkezi artık faal değil.

İmkân sahibi kayak merkezi işletmecileri suni kar kullanmak suretiyle durumu idare ediyor, lakin gidişat hiç de parlak sayılmaz.

The Guardian’ın aktardığına göre bu durumda en çok tartışılan hususlardan biri terk edilmiş merkezlerin arkalarında bıraktıkları enkazlar.

Alp dağlarındaki şaşaalı ski merkezleriyle tanınan memleketlerden Fransa’da şu anda 113 teleski kendi hâline terk edilmiş vaziyette; bu da 63 kilometrelik bir uzunluğa tekabül ediyor. Üstelik mesele yalnız teller veya direkler gibi metalik aksamla bitmiyor; çevreye zamanla büyük zararlar verebilecek küçük çaplı bir sanayiden bahsediyoruz.

Aktif olmaya devam etse 90 yaşına basacağı 2025 yılında sökülmeye başlanan, bir zamanların sevilen şirin ski merkezi Céüze için bazıları “Keşke yaşatılsaydı” dese de hummalı bir faaliyetle çevreyi enkazdan kurtarmaya girişilmiş vaziyette. Helikopter yardımıyla sürdürülen hüzünlü çalışmanın yanında tabiatı kendi hâline bırakıp bırakmamak tartışması da devam ediyor. Çoğu, millî park sınırları içinde olan ski merkezlerine işgalci olarak nitelendirilen türler dadanmışsa tabiatı korumak üzere önceden tedbir almak lazım diyenlere kulak asmakta fayda var.

Küresel ısınma bakalım başımıza daha ne belalar açacak!

Erimek (Melt) adlı iddialı belgesel bizi gezegenin kar ve buzla özdeşleşmiş muhtelif diyarlarına sürüklerken küresel ısınmanın bir masal olmadığını bir kez daha gözümüze sokuyor.

2025 Avusturya yapımı 127 dakikalık izlenesi filmin yönetmen, senaryo yazarı ve görüntü yönetmeni hanelerinde adını gördüğümüz tecrübeli sinemacı Nikolaus Geyrhalter seyirciyi her zamanki gibi hipnotize etmekte muvaffak oluyor.

Viennale, DOK Leipzig, IDFA ve PÖFF kapsamında seyirciyle buluşmuş ibretlik belgeselin yaratıcısı mümkün olduğunca objektif bir pozisyon alıyor; yorumlamıyor, yargılamıyor, sadece uzun uzun gösteriyor. Tabiatla insan münasebetinin olağanüstü dışavurumlarını belgeliyor, bilhassa minimalist estetikle daima becerdiği gibi yüksek zirvelere ulaşıyor ve bu arada hepimizi uyarmış da oluyor.

Ne de olsa, artık alışılagelmiş hâlinden uzak, fazlasıyla agresif tavırlarla bizi allak bullak eden tabiatın olağanüstü dışavurumları sık sık karşımıza çıkar oldu. Mesela kış boyunca kar yağışları iyice azalmış olmasına rağmen bazen kısa süre içinde aşırı ölçüde kar yağabiliyor ve insanlar bu olağanüstü durumla baş etmekte zorlanıyor.

2021 ile 2025 arasında çekilmiş filmde Japonya’nın Tateyama Kurobe parkurunda kar makineleriyle 16 metrelik kardan duvarlara sahip turistik yollar açılıyor, Fransa Val-d-Isère’de suni kar “marifeti” dahil, çılgınca eğlenmek isteyen güruhlara her türlü imkân sağlanıyor. Kanada’dan İzlanda’ya, Antarktika’dan İsviçre’ye gözlemler yapılıyor, tedbirler alınıyor, buzulların erime hızı ihtimamla takip ediliyor; pek yakında yükselecek okyanus ve deniz seviyesinin kâbuslarımızdan biri olacağı usulca hatırlatılıyor.

Artık resmen zıvanadan çıkmış insanlık acaba küçük ve büyük ölçekli hırslarından vakitlice kurtulup ayağını denk alabilecek mi?

(RL/EMK)

2025, psikiyatr ve düşünür Frantz Fanon’un 100. doğum yılıydı.

Fanon, sömürgecilik deneyimini yalnızca tarihsel bir olgu olarak değil, bireylerin bedenlerinde, psikolojilerinde ve toplumsal ilişkilerinde somut bir gerçeklik olarak ele aldı; özgürleşmeyi devlet veya hukuki kazanımların ötesinde, öznel dönüşüm ve toplumsal ilişkilerin yeniden kurulması bağlamında düşünmemizi sağladı.

Çalışmaları ve eserleri, 1961’deki ölümünden önce olduğu kadar sonrasında da, Afrika ve dünyanın farklı bölgelerinde yürütülen sömürge karşıtı kurtuluş hareketlerine ilham kaynağı oldu.

Düşünsel mirası ise günümüzde başta Afrika edebiyatı, sineması ve felsefesi olmak üzere, sömürgecilik karşıtı ve küresel ölçekte ezilen toplulukların deneyimlerini merkeze alan anlatılarda hâlâ derin etkiler yaratıyor. Yaklaşımı, yeni düşünsel alanlar açmakla kalmayıp, politik tahayyülleri dönüştürmek için de önemli bir araç sunuyor.

Frantz Fanon’un mirasını ve güncel Afrika felsefesi, edebiyatı ile sinemasındaki yansımalarını ele almak üzere, Londra Şehir Üniversitesi’nden Dr. Sarah Jilani ile konuştuk.

Öncelikle size hem Frantz Fanon üzerine Açık Radyo’daki söyleşiniz hem de Fanon’un 100. yaşı vesilesiyle onunla kurduğunuz düşünsel bağı sormak isterim: Fanon’la karşılaşmanız nasıl oldu?

Fanon’la karşılaşmam, esasen postkolonyal edebiyat ve kültürle uğraşırken karşılaştığım bir tür “teorik zorunluluk” olarak gelişti. Kimlik, ırk ve sömürgecilik üzerine çok sayıda metin okurken, bu meselelerin çoğu zaman ya soyut bir dilde ele alındığını ya da yalnızca temsile indirgendiğini hissediyordum. Fanon ise bu sorunları hem maddi hem de psikolojik düzeyde, üstelik son derece somut örnekler üzerinden ele alıyordu. Onun metinlerinde sömürgecilik yalnızca tarihsel bir yapı değil, insanların bedenlerinde, arzularında ve........

© Bianet