"Marmara bugün hâlâ hareket eden, ancak ekolojik olarak ölü bir sistemdir"

Türkiye bu yıl kadım ayında her yıl Birleşmiş Milletler tarafından düzenlenen uluslararası iklim toplantısı COP'un 31'ncisine ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Tüm dünyada iklim değişikliği yaşanıyor. Kuşkusuz Türkiye'de de etkilerini görüyoruz. Ancak iklim değişikliği "önü alınamaz bir değişim" olarak gösterilerek insan eliyle yaratılan doğal hayatın kirletilmesi, bozulması gizleniyor.

Hidrobiyolog Levent Artüz, Marmara Denizi'nde yoğun olarak görülen müsilajın iklim değişikliği ile açıklanmasına "İklim değişikliğinin tüm dünya denizleri dururken neden sadece Marmara Denizi’nde müsilaja sebep olduğunu sorgulayabilecek etkinlikte bir kamuoyuna sahip değiliz! sözleriyle tepki gösteriyor.

Kış aylarının sona ermesi ve deniz suyunun ısınmaya başlamasının yaklaşması ile müsilaj yine gündemimize girecek gibi görünüyor. Konuyu Levent Artüz ile konuştuk.

Bu sene de kışı geride bırakıyoruz ve Marmara’da yaşanan müsilaj yeniden gündemimizde. Müsilaj ile ilgili güncel duruma ilişkin değerlendirmeniz nedir? Müsilajın Marmara’nın uzun yıllardır devam eden kirlilik, atık yükü, iklim krizi vb. birçok değişkenin bir sonucu olduğunu biliyoruz. Bu oluşum bize Marmara Denizi (ve havzasıyla) ilgili ne anlatıyor?

İklim değişikliği bir realitedir ancak bunun müsilaj oluşumu ile ilgisinin ne olduğunun da açıklanması gerekir. Ancak ne yazık ki en basit yaklaşımla bile küresel bir olgu olan iklim değişikliğinin tüm dünya denizleri dururken neden sadece Marmara Denizi’nde müsilaja sebep olduğunu sorgulayabilecek etkinlikte bir kamuoyuna sahip değiliz!

Müsilajın iklim değişkliği ile açıklanmasını, yalnızca yapılan yanlışları örtmek ve bir anlamda Marmara Denizi’nin kirletilmesini küresel bir olguya bağlayarak “kökü dışarıda” bir bahaneyle aklama çabası olarak görmek gerekir. Bu denizimizi ve dolayısıyla bizi etkileyen değişikliklerin sebeplerinden biri, doğru tanımıyla “iklim değişikliği” veya yanlış tanımıyla “iklim krizi” değil, gerçekte çevre sorunlarına yaklaşım ikliminde yaşanan değişikliktir ve hatta bu değişiklik, bir “kriz” olarak da nitelendirilebilir!

Gerçekte Marmara Denizi arıtılmaksızın yapılan uygunsuz deşarjlar sonucu giderek bulanıklaşmakta ve buna bağlı olarak daha fazla güneş enerjisini absorbe etmekte ve 2000’li yılların başından bu yana küresel ısınmanın etkisinin iki ila üç katı oranında ısınmaktadır.

Soruda yer alan “Uzun yıllardır devam eden kirlilik” ve “atık yükü” ifadeleri ise birbirinden ayrı değil, aynı olgunun iki yönüdür. Bunu, sanki birden çok sebep oluşturmak gerekiyormuş gibi “atık yükü” ile çeşitlendirmenin pek anlamı yoktur. Öncelikle denizlerdeki kirletilme ve kirlilik olgusunu doğru anlamamız gerekir. Kirlenmenin safhaları, mekanizması, etkileri gibi unsurlar iyi bilinmelidir.

Kirliliğin literatürde bilinen üç evreli bir tanımı vardır; İlk evrede; alıcı ortama kirletici unsur deşarj edildiğinde, o ortamda dayanabilen türler kalırlar, dayanamayan türler ya ölür ya da o ortamı terk ederler. Bu evrenin etkilerini, 1989 yılı başında başlatılan İstanbul Kanalizasyon Projesi Revizyonu uygulamasında gördük. Arıtmadan vazgeçilerek, atıklar “Derin Deniz Deşarjı” adı altında Marmara Denizi alt akıntısı aracılığıyla Karadeniz’e gider düşüncesiyle yönlendirildi. Bu uygulama, aynı yılın Ekim ayında Sarayburnu-Tuzla-Adalar üçgeninde kitlesel balık ölümleri ile kendini gösterdi. O dönem, tüm gazetelerin manşetlerinde yer aldı ve İstanbul, Ankara ile bazı Karadeniz kentlerinde balık satış ve tüketimi valiliklerce yasaklandı (bkz: tüm basın 7-12 Ekim 1989).

İkinci evrede tür çeşitliliği azaldığı için rekabet koşulları değişir; bu da geriye kalan türlerin birey sayılarında anormal artışlara yol açar. Sorun tamamen biyolojik bir olgudur ve bu duruma “olumsuz şartlar kuralı” (Pessimum Conditions Rule) adı verilir. Bu evrenin etkileri, 1989’dan bu yana Marmara Denizi genelinde kırmızı sular (red tide), yeşil sular (green tide), aşırı denizanası artışları, balık istihsalinde dramatik dalgalanmalar gibi birçok biçimde gözlenmiştir. Masif müsilaj agregat oluşumunun mekanizması da tam olarak budur. Sorun tamamen biyolojik temellidir. Marmara Denizi’nde kirlenmeye bağlı olarak tür çeşitliliği azalmış, değişen rekabet koşullarını avantaj olarak kullanan türlerden biri anormal artış göstermiş, kitlesel olarak ölmüş ve hücre içi sıvısı ortama yayılmıştır. Açıkça ortada olan bu sebepten başka açıklama aramak, eğer art niyet yoksa boşa kürek çekmektir.

Üçüncü evrede ise önemsenmeyecek miktarda kirletici bile ortamı biyotik (yaşamın sürdürülebileceği) halden abiyotik (yaşamın sürdürülemeyeceği) hale dönüştürür.

Kamuoyu müsilajı 2020–2021 döneminde Marmara Denizi genelinde görülen yaygın “masif müsilaj olgusu” ile tanıdı. Ancak müsilaj çok karmaşık bir mekanizmaya sahiptir. 1989 senesinde bu güne Marmara Denizi’ni kirlenmeye bağlı biyolojik tepkilerin ve stres mekanizmalarının yaşandığı bir havuza çevirdik. Dolayısıyla zaman zaman belirli bölgelerde farklı yerel biyolojik olguların ortaya çıkması ya da bunların aniden daha geniş ölçekli tepkilere dönüşmesi aslında hiç de sürpriz sayılmamalı.

Ancak asıl sorun şudur: Ortalama derinliği 400 metrenin üzerinde olan, karmaşık hidrodinamiğe sahip bu su kütlesinde, gözleme dayalı veya sadece dalarak ve bulanıklığın izin verdiği en fazla 3–4 metrelik bir görüş alanı içinde edinilen bilgi “teşhis” koymaya çalışılıyor. Kanımca bu ciddi biçimde sorgulanması gereken bir yaklaşımdır.

Deniz, gözle bakılarak değil, ölçerek anlaşılır. Oysa çoğu zaman ölçüm cihazı olmadan, veri toplamadan, sadece dalgıcın ve/veya deniz üzerinde bulunan kişilerin gördüğüyle hüküm verildiğini görüyoruz. Bu, “körlerin fili tarif etmesi” hikâyesinden farksız bir durumdur. Basının da katkısıyla(!) her sene benzer bir tablo izliyoruz: “Müsilaj geri döndü!”, “Müsilaj hortladı!” gibi bilimsel hiçbir geçerliliği olmayan, sansasyonel manşetlerle karşılaşıyoruz. “Tutarsa ne âlâ, tutmazsa bir dahaki sefere” mantığı! Üstelik bu tür açıklamalar çoğu zaman bilimsel bir değerlendirme değil, bir tür “fetva” niteliği taşıyor.

Ne yazık ki günümüzde birçok bilim dalında da benzer bir durum söz konusu; bilimsel görüşlerin yerini giderek sorgulanmaya gerek duyulmayan “fetvalar” almaya........

© Bianet