Devlet Baba evlatlarını yerken…
"Bilgelik, putları yıkmak değil, onları hiç inşa etmemektir."
Babalar Günü’ne çiçekli, kravatlı, kol saatli, çocukluk fotoğraflarıyla yumuşatılmış vitrinlerle çepeçevre kuşatılarak giriyoruz. Vitrinlerin şıklığı hayatı kuşkusuz estetize eder ama bazı günlerin üstündeki duygusal verniği kazımadan, o günlerin hangi iktidar biçimlerine hizmet ettiğini göremeyiz. Takvim, masum değildir. Anma günleri, hatırlatır ama terbiye de eder. Kime minnet duyacağımızı, kime teşekkür edeceğimizi, kimi kutsayacağımızı, kimin karşısında susacağımızı da öğretir.
Babalar Günü, babalık imgesinin hangi siyasal dilde çoğaldığını, hangi otorite biçimlerine sızdığını, hangi itaat terbiyesini meşrulaştırdığını, yurttaşın ne zaman evlatlaştırıldığını düşünmemize olanak sağlar.
Bu yazının tartışmayı murad ettiği asıl mesele, siyaset kurumunun babalıkla kurduğu kadim akrabalıktır. Devlet baba, milletin babası, reis, şef, kurtarıcı, ulu önder, kurucu irade, büyük adam… Siyaset, kendini çoğu zaman baba diliyle anlatır. Yurttaş ise bu dilin içinde ergin bir özne olmaktan çıkarılır; korunacak, kollanacak, terbiye edilecek, hizaya getirilecek, gerektiğinde azarlanacak evlada dönüştürülür.
Böyle bakınca Babalar Günü bizi aile içi sevgi ritüelinden çıkarır; siyaset felsefesinin eski ama hâlâ yakıcı sorularıyla baş başa bırakır: Statü, saygının nedeni midir? Baba olmak, lider olmak, devlet adına konuşmak, bir kişiye kendiliğinden saygınlık kazandırır mı?
Aristoteles cesareti “nelerden korkulacağını bilmek” olarak tanımlar. Cesareti korkusuzluk olarak değil, nelerden, ne zaman, ne ölçüde korkulacağını bilmek olarak düşünür. Cesaret, korkunun yokluğu değildir; korkunun terbiyesidir. İnsan korkmadığında değil, korkusunu doğru yere koyabildiğinde cesurca eylemlerde bulunarak erdemli olabilir.
Siyasetin karanlık koridorlarında anlatılagelen bir Kruşçev anekdotu vardır. Stalin’den sonra partinin başına geçen Kruşçev, bir toplantıda Stalin’i sert biçimde eleştirir. Salondan bir ses yükselir: “Peki sen neredeydin o zaman?” Kruşçev öfkeyle sorar: “Kim söyledi bunu, kim?” Kimseden çıt çıkmaz. Kimse ortaya çıkmaz. Bunun üzerine Kruşçev “Ben, ben, işte oradaydım.” der.
Bu hikâyenin tarihsel doğruluğundan çok, taşıdığı politik hakikat önemlidir. Korkunun hafızası vardır. Dün salonda başını eğen, yarın kürsüye çıktığında aynı salonu susturabilir. Yer değiştirmek özgürleşmek değildir. Makam değiştirmek, korkunun pedagojisinden çıkmak anlamına gelmez. Korku köleleştirir, kölede özgürlüğün bilinci yoktur. Efendi olsa dahi aynı köleliğin bilincinin yarattığı kalebent içinden dünyaya bakmaya devam eder.
Türkiye’de siyaset kurumuyla ilişkimiz çoğu zaman böyle bir korku terbiyesi içinde kurulur. Baba, yalnızca sevilen, sayılan, danışılan kişi değildir; kızmasından korkulan, huzuru bozmasın diye idare edilen, “aman şimdi zamanı değil” denilerek karşısında geri çekilinen kişidir. Baba konuşunca ev susar. Baba kızınca masa donar. Baba bakınca cümle yarım kalır.
Siyasal baba da böyle işler. Eleştiriyi saygısızlık, itirazı nankörlük, hak talebini hadsizlik, eşit ilişki arzusunu terbiyesizlik sayar. Yurttaş çocuğa, çocuk evlada, evlat da itaate çevrilir. Sonra bu itaat, saygı diye adlandırılır. Oysa itaat, saygının kılığına girmiş korkudur.
Kronos’un sofrasında gelecek
Grek mitolojisinde Kronos çocuklarını yutar. Çünkü çocuk, gelecektir. Gelecek ise statükonun sonunu imler. Her doğum bir başlangıçtır; başlangıç eski düzen için gücül tehdittir. Kronos’un korkusu, babanın korkusudur: Yerini alacak olanın korkusudur. Ama ölüm kaçınılmaz. Son da! Rhea, Kronos’a çocuk yerine kundaklanmış bir taş verir. Zeus böylece pek de incelikli olmayan bir hileyle kurtulur. Böylece gelecek, babanın midesinden kaçırılır.
Mitik anlatılar, iktidarın bilinçdışını ifşa eder. Babanın çocuklarını yemesi, aile anlatısının karanlık tarafıdır. Her baba beslemez, hayata hazırlamaz, korumaz. Bazı babalar kendi kudretini korumak için evlatlarını bastırır, yaşamak için onları yutar, kendini evlatlarıyla besler.
Siyasetin baba figürleri de çoğu zaman Kronos’un sofrasında oturur. Hayat vaat ederken geleceği gasp ederler. Gençleri sevdiklerini söylerken gençliğin siyasal katılım yollarını tıkarlar. Milleti koruduklarını söylerken milleti edilginleştirirler. “Evlatlarım” diye seslenirken yurttaşı ergin özne olmaktan çıkarıp hane halkına, taraftara, tebaaya, çocuklaştırılmış kitlelere dönüştürürler. Çocukların da kuşkusuz “irade”si olamaz. Böylece onlar adına verilen kararlar da meşrulaştırılmış olur.
Bu nedenle Babalar Günü’nde babaya teşekkür etmeden önce sormak gerekir: Bu baba bizi büyütüyor mu, yoksa yutuyor mu?
Hürmetin kutsal gölgesi
“Anne ve babana hürmet edeceksin!” Tevrat’taki On Emir’den biridir. Bu buyruk, tarih boyunca yalnızca aile içi hürmetin değil, otoriteye itaatin de dayanaklarından biri olarak okunmuştur. Ebeveyne saygı, pek çok kültürde Tanrı’ya, geleneğe, devlete, yasaya, hiyerarşiye… saygıyla iç içe geçer.
Din, aile, siyaset, eğitim ve ekonomi kurumu birbirinden bağımsız adalar değildir. Çoğu zaman birbirini tamamlayan, birbirine payanda olan, birbirini meşrulaştıran kurumlardır. Hıristiyanlığın Roma tarafından soğurulması bu açıdan öğreticidir. Yoksulluğun, tevazunun, güçsüzlerin, alçakgönüllü yaşamın diliyle ortaya çıkan bir inanç, tarih içinde ihtişamlı bir kurumsal iktidarın merkezlerinden birine dönüşebilmiştir. Demek ki kutsal olan her zaman masum değildir. Kutsallık, bazen en dünyevi iktidar biçimlerinin üzerine örtülen en zarif kumaştır.........
