Neşeli militanlıktan kutlama sofrasına |
Bu yazı her şeye rağmen kutlama kültürüne bir övgü ve “Neşeli Militanlık” fikrine bir davet. Yanlış anlaşılmasın, kimseyi militan olmaya davet ettiğim yok.
Sözünü ettiğim; Nick Montgomery ile Carla Bergman’ın yazdığı “Neşeli Militanlık – Toksik Zamanlarda Direnişi Örmek” kitabında tarif edilen bir direniş hâli.
Yılbaşı öncesinde sosyal medyayı aktif kullanan pek çok kişi, 2025’ten kalan en önemli anlarını paylaştı. Alınan dersler, gelecek yıla dair dilekler ardı ardına dizildi.
Fotoğraflar, videolar, kaydırmalı postlar… Sosyal medyada yoğun bir yakın geçmiş anılar kuşağı hâkimdi. Kimilerinin mutlu anılarının arasına kayıplar ve hüzünler de eşlik ediyordu. Ancak benim gözlemlediğim kadarıyla, bu paylaşımların büyük kısmında ortak bir tutum öne çıkıyordu: Mutluluk ne kadar görünür olursa olsun, çoğu paylaşım bir çekinceyle başlıyordu. “2025 dünya için felaket bir yıldı” cümlesi, neredeyse her gönderinin altına iliştiriliyordu.
Bu son derece insani ve anlaşılır bir refleks. Ama aynı zamanda uzun süredir üzerimize çöreklenmiş bir nefessizliğin de göstergesi. Politik bir paylaşım yapsa Silivri’den soğuk bir rüzgâr esecek, mutlu olduğu bir anı paylaşsa eşinin dostunun alttan alta azarıyla karşılaşacak. “Bu mutlu anımı paylaşıyorum ama aslında dünya dertlerine duyarlı biriyim” deme ihtiyacı, görünmez bir ahlak sopası altında yaşadığımızın kanıtlarından yalnızca biri.
Sabah “sen dünyanın en kıymetlisisin” cümlesiyle uyanıyor, akşamına “kolektif dayanışma olmadan kurtuluş yok” diye yatıyoruz. Hayatımızın fon müziğinde sanki görünmez bir el Ferdi Tayfur’la Beethoven’ı aynı anda çalıyor. Ruh hâlimiz bir bulamaçtan hallice; dünya ağrısına katlanmaya çalışıyoruz. Güzel olanı kutlamak mı gerekir, yoksa kederde birleşmek mi, emin olamıyoruz.
Montgomery ve Bergman bu gelgit hâlini “sekter radikalizm” kavramıyla açıklıyor. Onlara göre bu tutum; kendini diğerlerinden daha radikal hissetmenin memnuniyetiyle, yeterince radikal olmamanın yarattığı suçluluk arasında sıkışmak; dünyayı sabit kategorilere ayırmanın verdiği sahte konfor; sosyal medyada beğeniyle yükselen, görmezden gelinince çöken bir ruh hâlidir. Merak saflık, küçümseme ise erdem sayılabilir.
Bu kavramı genellikle “bizden olmayana” yakıştırıyoruz. Oysa sekter radikalizmin kendi mahallemize uğramadığını sanmak belki de en büyük yanılgımız. Yılbaşı kutlamalarını dini değerlere saldırı olarak gören muhafazakârlarla, Gazze’deki katliamı işaret ederek böyle bir zamanda kutlamanın ahlaken yanlış olduğunu düşünen seküler kesimin vardığı durak şaşırtıcı biçimde aynı yer olabilir mi?
On dört yıl önce, Bosna savaşını odağına alan bir senaryonun ekibinde yer aldım. Bosna’da yaptığımız saha araştırmaları sırasında dinlediğim tanıklıklar birbirine çok benziyordu. İnsanlar keskin nişancıların hedefinden kaçarken bile güzel bir kahvenin hayalini kurabiliyordu. İmkânsızlıkların ortasında, nispeten güvenli alanlarda düğünler yapılıyor, hayat inatla akmaya devam ediyordu. Ölülerini dualarla toprağa verenler, aynı savaşın ortasında yaşamı da kutlamaktan vazgeçmiyordu. İnsana dayanma ve yarına uyanma gücü veren o gerçekliğe yakından tanık olmanın etkisi bugün hâlâ üzerimde.
Savaşın orta yerinde bile yaşamı kutlayan insanların varlığından haberdarken, kendi küçük dünyalarımızı inatla karartmak mıydı gerçek direniş? Yoksa direnişin neşeyle büyüyebileceğini savunan Montgomery ve Bergman’ın sözlerine mi kulak kabartmalı?
Herkesin kendince bir yöntemi var. Kimi gece 12’yi görmeden uykuya dalmayı seçti, kimi çılgınca partiledi, kimi çam ağacını tekmeledi, kimi mandalina soyup tombala oynadı… Kimileri mutfakta, uzun saatler boyunca pişirerek neşeyi ve umudu bir sofranın etrafında aradı. Benim için bu yılın kutlaması da böyleydi. Yeni yılı, yapımı zahmetli ve geleneksel bir kutlama yemeğiyle karşılamak istedim. Sicilya mutfağından Malta’ya geçmiş, bugün neredeyse sadece anneannelerin mutfağında yaşayan Timpana’yı, yılbaşı sofrasının ana yemeği yapmaya karar verdim.
Dünyanın birçok köşesinde kutlama ve anma yemekleri yapımı uzun saatler alan tariflerdir. Bir ölünün ardından kavrulan un helvasını hatırlayın. Saatlerce karıştırmak gerekir. O saatler sadece helvanın kıvamını tutturmak için değil, gideni hakkıyla anmak içindir her şeyden öte.
Bir kutlama yemeği olan Timpana da öyle. Hamuruyla, iç harcıyla ve tüm katmanlarıyla zaman ister. Her bir aşamasında bolca düşünecek vakit sunar. Geçen son bir yılın muhasebesi iyisi ve kötüsüyle mutfak tezgahına dökülür. Her biri ayıklanıp hakkıyla anılır ve ortaya çıkan lezzetin tadına varınca, huzuru yerinde bir memnuniyet duygusu hasıl olur. Böylesine karanlık bir yılı geride bırakmanın şerefine; sessiz, zahmetli ve inatçı bir kutlama biçimiydi benimkisi.
Evet, 2025 korkunç bir yıldı. Gazze, Suriye’deki etnik kıyım, Sudan’daki iç savaş, iklim krizi, açlık, kadın, çocuk ve LGBTİ cinayetleri, bitmek bilmeyen adaletsizlikler ve savaşlar…
Tüm bunların bireysel hayatlarımıza düşen gölgeleri ise hâlâ taşımakta zorlandığımız bir yük. Tam da bu yüzden, yılbaşını kutladım. Hâlâ hayatta olduğum için, aklımı ve vicdanımı yitirmediğim, herkes gibi yara almış olsam da ayakta kaldığım için. Belki neşeli militanlık tam olarak budur: dünyanın ağırlığını inkâr etmeden, yaşamdan yana ısrarı gündelik, küçük ama somut ritüellerle sürdürmek.
(KA/EMK)
***“Neşe eyleme geçiren bir tutku. Bir durgunluk hâli değil. Hem kendi içimizde hem de yakınımızdaki insanların içinde büyüyen gücün potansiyellerinin farkına varma sürecinin bir parçası.”
Her neye direniyorsanız, yanında neşeniz bol olsun.
/*** “Neşeli Militanlık – Toksik Zamanlarda Direnişi Örmek” Yazarlar: Nick Montgomery, Carla Bergman – İletişim Yayınları
** Timpana, Malta'nın geleneksel bir fırın makarnasıdır. Makarnanın zengin bir et sosu ve shortcrust pastry hamuru ile kaplanmasıyla hazırlanır. Temel olarak, kıyma, çeşitli sebzeler, baharatlar ve sakatatlar içeren bir sos, yarı pişmiş yumurtalı, peynirli makarnayla karıştırılır, patlıcanla birlikte kat kat dizilip, bir kat hamurla kaplanıp fırında pişirilir.
Cem Yılmaz, yaklaşık 30 yıldır bu ülkede yaşayan insanların hayatlarında bir şekilde yer alan bir isim. Mizahını çok sevenlerin yanı sıra, ondan hiç hoşlanmayanlar ve bu iki uç arasında gidip gelenler de var. Çevremdeki insanlar arasında da bu farklı tutumları görmek mümkün. Son olarak CMXXIV gösterisinin dijital bir platformda yayımlanmasının ardından, Cem Yılmaz yeniden gündeme geldi.
Türkiye’de mizah, refah üretemeyen ama onay üreten bir rejimin dilsel dolaşım biçimidir. 1980 darbesiyle neoliberal sisteme geçiş, sinemadaki figürlerin ve bu figürlerin anlatılış biçiminin de değişmesine yol açtı. Bu değişimler, Cem Yılmaz’ın sahneye çıktığı dönemden bugüne uzanan zamanı anlamamıza yardımcı olurken, ben de mizahı Freud ve Eagleton üzerinden açıklamaya çalışıyorum. Bütün bunlar şu soruya cevap arıyor: Cem Yılmaz, 2026’da bize neyi anlatıyor?
Türkiye’de insanların büyük bir kısmı, düşüncelerini kalıplar, klişeler ve deyimler aracılığıyla ifade etmeyi tercih eder. Dilin bu denli kalıpsal kullanılmasının temel nedeni, ülkedeki rejimin kendisini sürekli olarak halktan onay alma ihtiyacıyla ilişkilidir. Halkın refahını bir türlü artıramayan rejim, sağlayamadığı refahın yerine onayı dil ve kültür üzerinden üretmeye çalışır. “Cennet vatanımız”dan başlayıp “Türkler isyan etmez” söylemine kadar uzanan çok sayıda ifade bu duruma örnektir. Bunlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin süreklilik içinde yeniden ürettiği bir söylem rejiminin parçalarıdır. Bu nedenle, adeta sürekli olarak birbirimize rejimsel yalanlar söylemeye zorlanırız; Çetin Altan’ın ifadesiyle, bu durum ‘Türk’ün Türk’e propagandasıdır.
Söylemler ile gerçeklik arasındaki bağ o denli kopuktur ki, bunların ciddi biçimde sorgulanması, hepsinin birden açığa çıkması anlamına gelir. Bu nedenle sürekli bir onay beklentisi üretilir; böylece böylesi bir sorgulamanın hiç gerçekleşmemesi amaçlanır. Bugün iş alımlarında uygulanan sözlü mülakatlar da büyük ölçüde rejime uyumun ve sözlü onayın test edildiği mekanizmalardır. Sürekli onay verme zorunluluğunun bu denli yoğun yaşandığı başka ülkelere nadiren rastlanır.
Kürt sorununun bir güvenlik ve terör meselesi olarak sunulması, buna uygun bir dilin inşa edilmesi ve kamuoyunda sürekli onay talep edilmesi (Ahmet Hakan’ın Tahir Elçi’den bu onayı beklemesi örneğinde olduğu gibi) hayatın her alanında kendini gösterir. 1915 Soykırımı’nın inkârı da kendi söz dağarcığı içinde sürekli bir onay talep eder. “Türkiye bir hukuk devletidir” söylemi, her tekrar edilişinde, bu söylem ile gerçeklik arasındaki uyumsuzluğa yönelmesi muhtemel tepkileri bastırma işlevi görür. Oysa hukukun gerçekten işlediği bir yerde, böyle bir vurguya ihtiyaç duyulmaz.
Sonuç olarak insanlar, siyasal yaşamda gerçek olmadığı hâlde gerçekmiş gibi biat edilmesi istenen söylemlerle çevrili bir ülkede yaşamaktadır. Bu söylemleri açıkça reddedenlerin ise ülke içindeki hareket alanları daraltılır ve üzerlerinde baskı kurulur. Bu süreç tarihsel olarak pasif devrim diye nitelendirilen bir dönemin de geleneği olarak düşünebiliriz. Kitlelerin, toplumsal dönüşümlerin öznesi olmaması için tepeden değişikliklerle siyaset yapma biçimi, aynı zamanda kitlelerin yukarıdan gelen söylemlere de kendisini hazırlamasıdır.
Türkiye’nin her köşesi farklı bir söylemle doludur. Herkes bu söylemlerin gerçek olmadığını az ya da çok bilir; buna rağmen, onların değişmemesi için elinden geleni de yapar. Söylemler aynı zamanda ömürlüdür. 12 Eylül döneminde en sık tekrarlanan söylemlerden biri, Türkiye’de işkence olmadığı iddiasıydı. Gazeteler ve TRT bu söylemle doldurulmuştu. İşkencenin var olduğunu dile getirmek, Türkiye’de birçok gücün eşzamanlı saldırısına maruz kalmak anlamına geliyordu. Ancak 12 Eylül rejiminin generallerinin siyaset dışı kalmasıyla birlikte bu söylem etkisini yitirdi.
Bugün ise pek çok kişi, o dönemde bir biçimde kendisini işkence mağduru olarak tanıtma çabasında. Bu söylemin yerini bir süre “Anadolu’dan Görünüm” gibi yeni anlatılar aldı. Türkiye’de bu tür kısa ömürlü söylemler, zamanla etkisini kaybeder ve yerlerini hızla yenilerine bırakır. Bu taktiksel söylemler, geçici olmalarına rağmen dolaşımdan hiç düşmez; yalnızca biçim değiştirir.
Değişen dünyada çiftlerin ilişkileri de kendilerine özgü söylemler üretir; bu söylemlerin bazıları uzun ömürlü olurken, bazıları yalnızca birkaç yıl varlığını sürdürebilir. Ancak ortak noktaları, çoğu zaman uyumsuzlukları görünmez kılarak sahte bir uyum görüntüsü üretmeleridir. Bu kısa anlatımdan da anlaşılacağı üzere, Türkiye; klişelerin, söylemlerin ve abartıların hâkim olduğu, sürekli onay bekleyen bir ülkedir. Bu bekleme, pasif devrimin pasifliğinde bırakılmış kitlelere mahsustur.
Kapitalizmde “yabancılaşma” denilen olgu, işçilerin kendi ürettikleri metaya sahip olamamalarının yanı sıra, bu metanın pazarda onlara yabancı ve bağımsız bir güç olarak geri dönmesidir. Ömrü boyunca inşaatta çalışan bir işçinin bir eve dahi sahip olamaması; buna karşılık onun emeği üzerinden zenginleşen patronun “biz bir aileyiz” söylemini dolaşıma sokması; üretilen değerin büyüklüğüne rağmen işçinin patronuna ve onun adına hareket eden şeflere bağımlı hâle getirilmesi bu yabancılaşma ilişkilerinin somut örnekleridir. Bu ilişkiler ağı içinde hiyerarşik üstünlük, “saygı” dili üzerinden meşrulaştırılır ve zamanla içselleştirilir.
Sonuç olarak kapitalizm, kendi söz dağarcığını üretir; insanlar da bu dili yalnızca kullanmakla kalmaz, ona inanır ve onu içselleştirir. Bazıları da bunların hepsinin boş şeyler olduğunu bilir ama ayak uydurur, bu uyumsuzluk onu mizahın rahatlatıcı etkisine sığınmasının da yolunu açar.
Cem Yılmaz, esas olarak 1980’ler gençliğinin, çevrelerini kuşatan içi boş söylemler ve klişelerle dolu bir ülkede, kıvrak diliyle tepki göstermesinin sembolüdür. 1980’lerle birlikte Türkiye’de özelleştirmelerin hız kazanması, piyasada dolaşıma giren malların artması ve orta sınıfın görece sade bir yaşamdan, özel imkânlarla........