Cahide Birgül külliyatı ya da zindana dönüşmüş dört duvar hikâyeleri |
Cahide Birgül (1956- 2009), sevgili arkadaşım ve meslektaşım Ayşe Nur Özkan’ın tavsiyesi üzerine tanıştığım bir yazar. Çok ama çok geç kalınmış bir tanışıklık oldu benimkisi.
Popüler edebi figürlerimiz arasında yer almayan Cahide Birgül hakkında internette araştırma yapıldığında elbette birtakım sonuçlara ulaşılabiliyor: Dergipark üzerinden eserlerindeki varoluşçuluk üzerine yazılmış bir makaleye[1] ve ulusal tez merkezi üzerinden benim de doktora tezi danışmanlığımı yapmış olan çok değerli hocam Prof. Dr. Dilek Direnç’in yönetiminde yazılmış, eserlerindeki toplumsal cinsiyet ve cinselliğin incelendiği bir yüksek lisans tezine ulaşmak mümkün. Kitaplarının yapı ve tema açısından incelendiği bir yüksek lisans tezi de mevcut.[2]
Ben de Cahide Birgül’ün kitapları hakkında bir yazı kaleme alarak hem yazarın akademi dışında tanınırlığına hem de kültürel hafızamıza naçizane bir katkıda bulunmak istedim. Cahide Birgül’ün Türk edebiyatının kuytularında kalmaması gereken, çok kıymetli bir yazar olduğunu düşünüyorum.
Gülayşen Erayda, Cahide Birgül’ün kendi okur kitlesini yaratabilen ve bu okur kitlesinin sadakatini kazanan bir yazar olduğuna dikkat çekiyor[3]. Gerçekten de Cahide Birgül’ün edebi evreni hem çok başka hem çok aşina bir dünyanın kapılarını aralıyor ve bu dünyaya girince bir süre başka dünyalara geçmek istemiyorsunuz. O dünyanın derinliklerine dalarken dikkatinizin dağılmaması gerekiyor. Benim Cahide Birgül okumalarım tam olarak böyle gerçekleşti. Okumaya başladığım ilk romanı Geceye Uyananlar’dan sonra sadece onun romanlarıyla ilerlemek istedim.
Ölümünün onuncu yılında Kafka yayınları tarafından romanları yeniden basılan Birgül’ün toplam dört romanı var: Gölgeler Çekildiğinde (1998), Geceye Uyananlar (2000), Ah Tutku Beni Öldürür Müsün (2004) ve Eflatun Koza (2009). Her bir romanda bambaşka karakterle yegâne bir dünya yaratılmış olsa da bence bütün romanlarının ortak bir sorunsalı var: Aile…
Belki de günümüzün moda tabiriyle “toksik” aile demek daha doğru olur. Toksik aile, çok kaba hatlarıyla, gücü elinde tutan bireylerin diğerlerini incittiği, onların üzerinde bir iktidar kurduğu ve üzerinde baskı uygulananların öz değerinin yok edildiği, anksiyeteye sürüklendiği, ruhsal sağlığının ciddi oranda tehlikeye atıldığı aile olarak tanımlanabilir; bu, kan bağıyla birbirine bağlı insanların oluşturduğu çok zararlı bir ilişkiler yumağı[4].
Cahide Birgül romanlarıyla elimize işte böyle bir yumak veriyor. Düğüm düğüm olmuş bir yumak; çözmek için uğraştıkça ip yapağılaşıyor. Benim bu yazıda amacım Birgül’ün romanlarının özetini vererek toksik aile kavramının bu romanlarda nasıl temsil edildiğini kısaca incelemek.
Gölgeler Çekildiğinde (1998) artık iyice yaşlanmış olan babası ile aynı evde yaşayan öğretmen Esin’in başrolde olduğu bir hikâye. Zamanında çok otoriter olduğunu anladığımız anne ölmüş; hayatları boyunca pasif kalan baba hâlâ etkisiz. Esin, çocukken annesinden pek ilgi görmediğini anladığımız bir kadın. Nişanlı; fakat ümitli değil. Ne öğrencileriyle ne de iş arkadaşlarıyla onu özellikle mutlu eden bir şey yaşıyor. Yaşama sevinci neredeyse tükenmiş bir insan. Bir apartman dairesinde babasıyla sürdürdükleri boğucu yaşam, davetsiz misafirleri Deniz’in gelişiyle hareketleniyor. Esin’in uzun yıllardır görmediği ve geçmişte yaşanan çocukça bir anlaşmazlıktan dolayı hiç de görmek istemediği kuzeni Deniz, uçarı bir kız. Esin’in zıddı. Aralarında Esin’in ilk başta kabullenmekte çok zorlandığı bir ilişki başlıyor ve Esin bu ilişkide ne kadar mutlu olduğunu fark ettiği an Deniz için tüm dünyayı karşısına almaya hazırken Deniz, Esin’i, Esin’in nişanlısı Kenan’la kaçarak terk ediyor. Bir süre sonra, Deniz ve Kenan’ın geçirdiği trafik kazasında aranan yakın Esin oluyor. Kazadan sonra hastanede kalmayıp kayıplara karışan Deniz’in günlüğü Esin’e teslim ediliyor. Esin, bu günlükte kendi ayaklarını yerden kesen o kısa süreli ilişkinin izine rastlamıyor; fakat kendisiyle yüzleşmesini ve belki de kronik mutsuzluğunun sebebini anlamasını sağlayan Deniz’in ardından büyük bir yas tutmuyor, öfke de duymuyor. Kendi gölgesinden çıkıp hayata tutunmaya çalışıyor.
Geceye Uyananlar (2000), bir istihbarat ajanı olduğunu anladığımız Haluk ile kız kardeşi Nilüfer ve en küçük kardeşleri Memo’nun hikâyesinin anlatıldığı bir roman. Çoktan ölmüş bir baba ve henüz yeni ölmüş bir annenin ardından aynı evde yaşamaya devam eden, yaşları tahminen otuzlarda olan üç kardeşin anıların ağırlığı altında aynı evde yaşamlarını nasıl sürdürdüklerini okuyoruz. Onlarınkisi ebeveynlerin ölümünün ardından birbirine tutunup hayatta kalmaya çalışan üç kardeşin azim dolu hikâyesi değil elbette. Haluk’un kendi iş stresinin ve özbenlik sorunlarının altında ezildiği, herkesin yükünü ve en çok da engelli kardeşi Memo’nun yükünü sırtlanmış Nilüfer’in sırtındaki ağırlıklarla hayatını -paradoksal bir şekilde- özgür bir kadın olarak sürdürmeye çalıştığı, engelinden dolayı sessizliğe mahkûm olmuş Memo’nun öfke nöbetleriyle kahrolduğu hayatların hikâyesi Geceye Uyananlar. Düşük rütbeli bir asker olan, iş yerinde de evinde de pek bir mevcudiyet gösteremeyen fakat evinin duvarında bir kamçı koleksiyonu bulunduran ve bu koleksiyona tutkuyla bağlanan bir baba, evde varlığı yokluğu bir olsa da sessizce egemenliğini kurmuş olan ve açık bir şekilde boylu boslu oğlu Haluk’u kayıran bir anne, olası eşcinselliğinden korktukları engelli oğullarını askere yollayan ebeveynler… Haluk, kız kardeşi Nilüfer’e zaman zaman ensest çağrışımları olan bir ilgi duyuyor, erkek kardeşi Memo’ya karşı şefkat besleyemiyor ve hatta Nilüfer’in onu sarıp sarmalamasını kıskanıyor. Nilüfer, evin içinde ev ve bakım işleriyle bütün hayatını doldururken ev dışında -Suat’a âşık olana kadar- çok sayıda erkekle ilişki yaşayarak kendine bir hayat kurmaya çalışıyor ve bir yandan da garip bir şekilde abisinin ilişkilerini merak ediyor. Memo, sessiz. İyiyse çizim yapıyor, değilse kriz geçiriyor ve bir gün çok büyük bir kriz anında eskiden babasının kamçılarını sergilediği duvarı yıkıyor. Dört duvar, bu kardeşlere aslında zindan; ama bu zindanı yıkmaya cesareti olan tek kişi muhtemelen akıl hastanesine kapatılacak olan Memo.
Ah Tutku Beni Öldürür Müsün (2004), İstanbul’a okumaya gelen ve maddi zorluklar nedeniyle başkalarının evinde bakıcılık yapan Melih’in baş karakter olduğu bir roman, ama tek başına Melih’in hikâyesi değil. Melih, babasıyla ilişkisi para istemek için yaptığı kısa telefon görüşmeleriyle sınırlanmış yalnız bir genç. Annesi öldükten sonra babası ve üvey annesiyle yaşamaya başlamış. Babasının üvey annesiyle kurduğu aileyi kendi ailesi olarak benimsemiyor. Okulda bir arkadaş çevresi yok. Kendi tabiriyle “sakatlardan” ve zenginlerden hoşlanmıyor. Zenginlere duyduğu hınç nedeniyle uygun durumlarda zenginlerin ceketinden bir parça keserek evinin duvarında bir koleksiyon yapıyor. Kedisi Mıcır dışında hiçbir canlıya düşkünlüğü yok. Sevgi ve güven duygusunun olmadığı bir ortamda büyüdüğünü anladığımız Melih, kendi yaşıtı sayılabilecek Olcay’ın bakıcılığını üstleniyor. Olcay, bir kaza sonucu yürüme güçlüğü çeken zengin bir çocuk. Melih’in hiç sevmeyeceği bir karakter. Olcay teyzesi Sevil Hanım’ın yanında yaşıyor. Olcay’ı sakat bırakan kazada kardeşi Gülce ölmüş. Yine bir dört duvar. Yine mutsuz, eksik bir aile. Bu romanın polisiye yanını, Sevil Hanım’ın dairesinde hiç kimsenin girmediği kilitli bir odanın etrafında şekillenen hikâyeler oluşturuyor. Melih çok değerli olduğu ve bu odada saklandığı söylenen bir büstün peşinde düşmüşken hasta bir zihnin eseri olan hayvan ölüleriyle karşılaşıyor. Olcay’ın eseri olduğunu anladığımız bu koleksiyonun açığa çıkmasından sonra Olcay büstü yanına alıp evi ateşe vererek kaçıyor.........