menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Tutukluluğun 100. gününde Sezin Uçar: Makbul kadın gibi makbul tutsak yaratmak istiyorlar

20 0
24.07.2026

Tutukluluğunun 100’üncü gününde Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi'nden bianet'e konuşan avukat Sezin Uçar, gözaltı sürecinin hemen öncesinde Avrupa’da katıldığı bir etkinlikte yaşanan çarpıcı bir anıyla söze başlıyor.

Fransa'daki toplantıda Türkiye'ye döndüğü an gözaltına alınacağını söylediğinde Avrupalı bir meslektaşının refleks olarak "Ama bu çılgınlık!" tepkisini verdiğini aktaran Uçur, bu hayret nidasına rağmen bir an bile tereddüt etmeden ülkesine döndüğünü ve 13 Nisan’da havalimanında gözaltına alınarak tutuklandığını ifade ediyor.

Ancak Sezin Uçar’un cezaevinden yükselttiği ses, yalnızca uğradığı bu hukuksuzluğu ve yargı kıskacını aktarmakla kalmıyor; B-6 koğuşundaki kadınların ördüğü ortak yaşamı ve maruz kaldıkları derin hak ihlallerini odağa alıyor.

Uçar, tutuklu kadınların koğuş sınırlarını aşan kolektif yaşamını Charlotte Perkins Gilman'ın ünlü feminist ütopyası Kadınlar Ülkesi’ne benzetiyor, “Aramızdaki sağlıkçı arkadaşlardan ilk yardım dersleri aldık, Heimlich manevrasını öğrendik; her gün pilates eğitmenimizle spor yapıyor, bağlama çalıp türküler söylüyoruz” diyor.

Dirençli bu koğuş tablosunun hemen ardında ise cezaevi idaresinin zorlaştırıcı politikaları ve sağlık hakkına yönelik ciddi ihlalleri şöyle sıralıyor.

“ Kelepçeli ve yaka kamerası eşliğinde muayene dayatmasına karşı çıkan hastalar, "tedaviyi reddetti" sayılarak disiplin soruşturmalarıyla yüz yüze kalıyor. Jinekoloji polikliniğinde askerin ve kameranın odadan çıkarılması talebine bir hekimin verdği "Ohooo hanımefendi, protokollere takılacak olursak burada iş yapamayız" yanıtı verdi. Kantinde kurşun kalem satılıp kalemtıraşın, uçlu kalem satılıp ucunun engellenmesi ya da kadınların tampon veya regl kaplarına erişiminin engellenip yalnızca pede mahkûm edilmesi gibi absürt kısıtlamalar, yaşamı zorlaştıran rutin önlemler olarak öne çıkıyor.”

Sezin Uçar, 24 Eylül'de İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülecek ilk duruşması öncesinde, hapishanelerdeki bu tablonun ve hak ihlallerinin sıradanlaştırılmaması, kanıksanmaması gerektiğinin altını çiziyor.

Avrupa’dan geldiniz ve tutuklandınız. Bize o süreci anlatır mısınız?

24 Ocak Tehlikedeki Avukatlar Günü kapsamında uluslararası hukuk kurumları tarafından organize edilen etkinliklere katılmak için Avrupa'daydım.

Geçtiğimiz yıllarda üst üste Türkiye'deki avukatlara ithaf edildi Tehlikedeki Avukatlar Günü. Ben de daha önce tutuklanmış bir avukat olduğum için bir dizi etkinliğin davetlisiydim. Avrupa'da olduğum sırada Türkiye'de ESP ve çeşitli demokratik kitle örgütlerine bir gözaltı saldırısı oldu ve pek çok sosyalist hakkında tutuklama kararı verildi.

Ben de önce hakkımdaki gözaltı kararını ve ardından çıkarılan yakalama kararını öğrenmiş oldum. Davet edildiğim etkinliklerin tamamlanmasının ardından tutuklanma ihtimalimin oldukça yüksek olduğunu bilerek, herhangi bir tereddüt yaşamadan Türkiye'ye döndüm.

Tabi ailem, meslektaşlarım, arkadaşlarım, benim için endişelenip sevdiklerim yaşayabileceğim zorluklar konusunda kimi uyarılarda bulunup; Avrupa'da da kalabileceğem yönlü tavsiyelerde bulundular. Özellikle de Avrupalı hukukçu meslektaşlar. Hatta Fransa'da katıldığım bir etkinlikte; kendimle ilgili soruşturmadan ve uçaktan indiğimde gözaltına alınacağımdan bahsedince katılımcılardan biri "Ama bu çılgınlık" diyerek duygusunu paylaştı.

Tabi ailem, meslektaşlarım, arkadaşlarım, benim için endişelenip sevdiklerim yaşayabileceğim zorluklar konusunda kimi uyarılarda bulunup; Avrupa'da da kalabileceğem yönlü tavsiyelerde bulundular. Özellikle de Avrupalı hukukçu meslektaşlar. Hatta Fransa'da katıldığım bir etkinlikte; kendimle ilgili soruşturmadan ve uçaktan indiğimde gözaltına alınacağımdan bahsedince katılımcılardan biri "Ama bu çılgınlık" diyerek duygusunu paylaştı.

Tabi işin şakası bir yana kaygılarını paylaşan herkes, hem kararıma büyük bir saygı duydu hem de beni güçlendiren ve cesaretlendiren bir konumlanış içinde oldu. Sonrası biliniyor zaten.

13 Nisan tarihinde Fransa'dan Türkiye'ye dönüşte havalimanında gözaltına alındım. İki günlük gözaltı süresinin sonunda soruşturma savcısının yüzünü görmeden kararını baştan vermiş bir Sulh Ceza Hakimi'nin kararıyla tutuklandım ve Bakırköy Kadın Kapalı Hapishanesine getirildim.

Bir avukat olarak daha önce de tutukluluk deneyimin oldu. Bugünkü süreç ile önceki deneyimin arasında hukuki, siyasi ve insani açıdan nasıl bir fark görüyorsun?

Daha önce biliyorsunuz 2017 - 2018 tarihleri arasında bir yıl süreyle aynı büroda birlikte çalıştığım Av. Özlem Gümüştaş'la birlikte yine Bakırköy Hapishanesinde tutuklu kalmıştım. O yıllar 15 Temmuz darbe girişimi sonrası; OHAL KHK'ları ile ülkenin yönetildiği, yargının bu yönetim gücünün kullanımında rolünün belirginleştiği yıllardı. 2014 yılında MGK'da Çöktürme Planı'nın karar altına alındığı; ardından Amed, Sur, Cizre, Ankara'da gerçekleştirilen katliamlarla kitlesel kıyımlara girişildiği ve 2017 yılında başkanlık rejiminin resmi olarak da yürürlüğe girdiği bir siyasal süreçti.

Geride kalan süreçte rejim, politik İslamcı, faşist restorasyonunu gerçekleştirirken, devrimci demokratik kurumlar nezdinde toplumun ilerici dinamik taşıyan tüm kesimlerine dönük tasfiyeci saldırısını derinleştirdi.

Başta yargı olmak üzere toplumsal yaşamın tüm devlet kurumlarında varlıklarını yıkıcı bir şekilde gösterdi.

Aynı zamanda hem benim de içinde yer aldığım tutuklama saldırısı; rejimin Kürt ulusal demokratik hareketi ile uzlaşı arayışı içinde olduğu, tasfiyeci saldırının CHP'ye doğru genişlediği ve tüm bunların ABD'den dinen daha farklı nitelikte bir onay içerisinde gerçekleştiği de göz ardı etmemeliyiz.

Sonuç olarak o yıllarda "Cemaatle mücadele" gerekçesiyle geçici ve fiili olan pek çok uygulama bugün kalıcı hale geldi.

Rejimin "Terörsüz Türkiye" konseptiyle gözaltı ve tutuklama saldırıları; gazeteciler, sendikacılar, avukatlar, anti-emperyalist mücadele yürüten kuvvetler, ekoloji örgütlerine ve sanatçılara doğru genişledi.

Rejimin "Terörsüz Türkiye" konseptiyle gözaltı ve tutuklama saldırıları; gazeteciler, sendikacılar, avukatlar, anti-emperyalist mücadele yürüten kuvvetler, ekoloji örgütlerine ve sanatçılara doğru genişledi.

Fakat işçiler, emekçiler, kadınlar tüm bu zorbalık karşısında mücadele etme azmini kaybetmedi. Kitlelerde biriken öfke ve mayalanan özgürlük isteği her fırsatta kendini gösterdi. Kürtlerin belediyelerine kayyum atanmaları da, belediye başkanlarının tutuklanması da, basın üzerindeki sansür politikası da gayri-meşruluğunu bir an olsun yitirmedi.

Geride kalan 9-10 yıl içinde evlerimizin sabaha karşı özel hareket polisleri tarafından basılmasına, gözaltına alınıp tutuklanmamıza oldukça alıştık bu bir gerçek. Ama mücadele etme ısrarından vazgeçmedik. Bu da en az diğeri kadar gerçek.

“Düşman ceza hukukun örneği”

Hakkınızdaki soruşturma ve tutuklanma sürecinde ortaya konulan iddiaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Dosyada yer alan suçlamalarla ilgili kamuoyunun bilmediğini düşündüğünüz ya da özellikle dikkat çekmek istediğiniz noktalar var mı?

Hakkımdaki tutuklama kararına gerekçe yapılan olguları, Türkiye'de bir hukuk varmış ve buna aykırı hareket ediliyormuş gibi bir değerlendirmeye tabi tutmakta zorlandığımı söylemeliyim.

İnanın bu dönemin bırakalım daha geniş anlamda değerlendirilebilecek hukuki kriterlere uyup uymamayı, formel bir yasa maddesine dahi uygun hareket edilmiyor mahkemeler tarafından. Söz konusu olan Sulh Ceza Hakimlikleri olduğunda siyasal iktidarla eşgüdümlü hareket etme konusunda kusursuz bir uyumdan bahsedebiliriz. Soruşturma konusu yapılan temel argüman, son yıllarda siyasi yargılamaların odağında duran itirafçı ifadeleri. İtirafçılık olgusu bugün tıpkı işkence gibi, yargısız infaz gibi, tecrit-işkence örneklerinde gördüğümüz gibi bir devlet politikasıdır.

İnanın bu dönemin bırakalım daha geniş anlamda değerlendirilebilecek hukuki kriterlere uyup uymamayı, formel bir yasa maddesine dahi uygun hareket edilmiyor mahkemeler tarafından. Söz konusu olan Sulh Ceza Hakimlikleri olduğunda siyasal iktidarla eşgüdümlü hareket etme konusunda kusursuz bir uyumdan bahsedebiliriz. Soruşturma konusu yapılan temel argüman, son yıllarda siyasi yargılamaların odağında duran itirafçı ifadeleri. İtirafçılık olgusu bugün tıpkı işkence gibi, yargısız infaz gibi, tecrit-işkence örneklerinde gördüğümüz gibi bir devlet politikasıdır.

ESP dosyaları dışında ise dosyalarda, Ankara'da gerçekleşen Nodo toplantısı öncesi gerçekleştirilen tutuklama saldırılarında da sıkça örneğini görüyoruz. Hem bu tutuklama gerekçesi olarak hem de politik ceza yargılamalarının ana ekseni olarak karşılıyoruz. Gözaltı süreçleri, tutuklama sonrası hapishane süreçleri kişileri itirafçılaştırmak üzerine kurgulanıyor. Bu konuya özellikle dikkat çekmek isterim. Çünkü itirafçılık saldırısı sadece hukuki sınırlar içerisinde "delil değeri" bakımından yapacağımız bir........

© Bianet