menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Müzakere ve mücadele

43 0
28.08.2026

Bu yazı ilk olarak Yeni Yaşam gazetesinde yayınlandı. 

“Süreç”, Öcalan’ın İmralı Adası’ndan dünyaya duyurduğu, 27 Şubat deklarasyonuyla açıldı.

Elbette, bunun evvelinde bildiğimiz, şeffafça gözlerimizin önünde cereyan etmiş en azından 50 yıllık bir ölüm kalım mücadelesi, verilmiş ve alınmış on binlerce can, ateşkesler, müzakereler, başka “süreçler” ve DEM Parti İmralı Heyeti’nden Prof. Mithat Sancar’ın belagatle ifade ettiği gibi “mutlak şeffaflık[la], her şeyin herkesin gözü önünde konuşul[mayan], bilmediğimiz, nice “görüşmeler”, “ön görüşmeler” vardı.

Gene de “sürecin”, çatışan tarafların eninde sonunda üzerinde mutabık kaldıkları ifadesi bu metindi.

“Sel gider kum kalır” denir… Deklare edilmesinin üzerinden iki yıl geçtikten sonra da, silahlı mücadeleden silahsızlanmaya, mücadeleden müzakereye geçişte, ortaya atılan veya atılacak iddia veya taleplerin, beklenti veya reddiyelerin meşruiyet kaynağı olmak bakımından 27 Şubat Deklarasyonu’nun anlamı ve değeri azalmıyor. Bu metnin bizzat PKK lideri Öcalan tarafından deklare edilmiş olması kimseyi yanıltmamalı; 27 Şubat deklarasyonu tek taraflı bir açıklama, Kürtler açısından bir feragat toplamı değildi. Gerisinde yığılı duran bir tarih yükünü, bizzat bu deklarasyonun önünü açmış olmakla devletin -veya iktidarın- taahhütlerini de kapsıyordu.

İnsan hafızası unutmakla maluldür. Bunu, Bahçeli, Erdoğan ve medyadaki dalkavuklarının, kum saatinin altında biriken kum miktarı ne kadar artarsa, bu deklarasyonla yüklenmiş oldukları sorumluluk ve yükümlülüklerin o kadar eksildiği zehabına kapılmalarında da görebiliyoruz.

O nedenle, şimdi, 27 Şubat Deklarasyonu’nun açtığı çatışmadan çatışmasızlığa geçiş kapısının tam ortasındayken, bu metne dönüp çatışmasızlığın devlete ödemekten cayamayacağı bir bedel yüklemiş olduğunu hatırlatmanın tam zamanı.

Çünkü bu bedeli ödemek bir yana kalsın, iktidar elinde yeni bir alacak listesiyle kapımıza dayanma hevesinde. Bunu TBMM’den geçen “Çerçeve Yasa”yla birlikte toplumun zihninde ve tahayyülâtında ister istemez bir “yeni dönem” algısı şekillenmeye başlarken, Devlet Bahçeli’nin doğrudan söze girerek, Erdoğan’ın ise hiç sözünü etmeyerek, ama parti sözcüsü Ömer Çelik’i, Mehmet Uçum, Şamil Tayyar, Mehmet Metiner gibi dalkavuklarını öne sürerek, Kürtlere ve demokrasi güçlerinin kafasına hiçbir yükümlülükleri olmadığını kakabilecekleri zehabına kapılmalarından görebiliyoruz.

27 Şubat Deklarasyonu ne diyor?

Bu açıdan iki hatırlatmaya gerek var. Birincisi yazılı metni kapsamında bizzat Öcalan’ın 27 Şubat deklarasyonunda devletin önüne koyduğu yapılacaklar listesi:

“Demokratik toplum ihtiyacı kaçınılmazdır. Cumhuriyet tarihinin en uzun ve kapsamlı isyan ve şiddet hareketi olan PKK’nin; güç ve taban bulması, demokratik siyaset kanallarının kapalı olmasından kaynaklanmıştır. Aşırı milliyetçi savruluşunun zorunlu sonucu olan; ayrı ulus-devlet, federasyon, idari özerklik ve kültüralist çözümler, tarihsel toplum sosyolojisine cevap olamamaktadır. Kimliklere saygı, kendilerini özgürce ifade edip, demokratik anlamda örgütlenmeleri, her kesimin kendilerine esas aldıkları sosyo-ekonomik ve siyasal yapılanmaları ancak demokratik toplum ve siyasal alanın mevcudiyetiyle mümkündür. Cumhuriyetin ikinci yüzyılı........

© Bianet