Sömürge hesabından sibernetik fabrikaya |
Yapay Zekânın Politik İnşası dosyamız kapsamında daha önce yayımladığımız “İşbölümü, genel zekâ ve denetim: Makine Çağı” serimizde, kapitalizmin zanaatkârın kuşaklar boyu biriktirdiği bilgiyi işbölümü yoluyla parçalayıp makinenin ölü emeğine hapsedişini, bu saldırı karşısında işçi sınıfının kendi kolektif zekâsını inşa etme mücadelesini, ardından denetim mantığının fabrika duvarlarını aşarak zamanı, nüfusları ve düşüncenin kendisini ölçülebilir niceliklere indirgeyişini izlemiştik. Boole’un düşünceyi cebre, Hollerith’in nüfusu delikli karta, Taylor’ın bedeni kronometreye çevirdiği eşikte durmuş, seriyi Marx’ın makine çözümlemesiyle kapatmıştık.[1] Okuyacağınız bu yeni seride yirminci yüzyıl ile birlikte aynı denetim mantığının savaş aygıtıyla kaynaşarak bugünün yapay zekâsına nasıl dönüştüğünü ele almaya çalışacağız.
Yapay Zekânın Politik İnşası
Yirminci yüzyılda enformasyonel denetim tekniklerinin ulaştığı kitlesel ölçek, doğrudan sömürgelerde sınanıp olgunlaştırılan idari ve istatistiksel denetim altyapısının üzerine inşa edilir. Plantasyon defterlerinden Hindistan nüfus sayımlarına uzanan sınıflandırma tekniklerinin, insanları yönetilebilir kategorilere hapseden birer “idari algoritma” olarak nasıl işlediğini daha önce ele almıştık.[2] Yüzyılın dönümüne gelindiğinde bu pratikler niteliksel bir sıçrama yapar. ABD ordusunun 1899’da başlattığı Filipinler işgali sırasında yerel önderlerin mali kaynaklarını, mülklerini, siyasi bağlantılarını ve akrabalık ağlarını haritalandıran devasa dosyalama sistemleri kurulur ve enformasyonun mühimmat kadar etkili bir işgal aracı olabileceği kanıtlanır.[3] Aynı yıllarda Güney Afrika madenlerinde siyah işçilerin dolaşımını kısıtlayan geçiş yasalarının Amerikalı mühendislerce verimlilik gerekçesiyle savunulması, ölçme ile ırksal disiplinin ne kadar iç içe geçtiğini gösterir.[4]
Eşzamanlı olarak Taylorist ilkelerin sanayi üretimine yerleşmesi ve kol emeği ile zihin emeği arasındaki ayrışmanın derinleşmesi, tekil işletmelerin sınırlarını aşarak devlet ve tekelci sermaye ortaklığı ölçeğinde toplumsal bir boyut kazanır. Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın patlak vermesiyle birlikte savaş koşulları, cephedeki milyonlarca askerin lojistik, mühimmat, giyim ve gıda ihtiyacını kesintisiz karşılamak amacıyla üretimin ve tüm toplumsal kaynakların merkezi bir planlama hiyerarşisine tabi tutulmasını zorunlu kılar. Böylece atölye zemininde geliştirilip fabrikalara taşınan teknik standartlaştırma ve disipline etme uygulamaları, ulusal ve uluslararası tedarik zincirlerinin bütününe yayılır. Karmaşık demiryolu ağlarının kontrolü, ham madde akışlarının optimizasyonu ve emeğin sevk ve idaresi gibi makro düzeydeki sorunlar, enformasyonun merkezi olarak toplanmasını ve işlenmesini gerektiren yönetsel krizler üretir.[5] Savaş kurulları ile lojistik yönetim merkezleri, toplumsal üretimin dökümünü çıkararak kaynak akışlarını sayılara çeviren birer hesaplama mekanizmasına dönüşür.
Savaşın sanayileşmesiyle birlikte üretim araçları ve toplumsal emek, tekil fabrikaların sınırlarını aşan bütünsel bir savaş aygıtına dönüştürülür. Britanya’da kurulan Mühimmat Bakanlığı’nın ulusal sanayiyi tek bir devasa fabrika ağı gibi örgütlemesi, canlı emeğin ve sınai kapasitenin doğrudan doğruya imha kapasitesinin artırılmasına koşulduğunu gösterir. Bu sınai-lojistik ağın yarattığı yıkım gücü 1916 Somme Muharebesi’nde o güne kadar görülmemiş bir ölçeğe ulaşır. Saldırı öncesindeki sekiz günlük bombardıman boyunca 1.500’den fazla top ve obüs, Alman mevzilerine 1 milyon 732 bin 873 top mermisi fırlatır.[6] Çarpışmayı “bireysel yiğitlik” ya da askeri manevra olmaktan koparan bu tablo, zaferin artık cephe gerisindeki fabrikaların üretim temposuna, ham madde akışına ve mühimmat lojistiğinin optimizasyonuna bağlandığını belgeler.
Savaş yalnızca mühimmatı değil, canlı insan bedenini de bu lojistik bilançonun bir girdisine dönüştürür. Somme Muharebesi’nin sadece ilk gününde verilen 57 bin 470 zayiat, tıpkı tüketilen mermiler ve tahrip olan teçhizat gibi, komuta merkezlerinin döküm cetvellerine istatistiksel birer veri satırı olarak kaydedilir. Üstelik “zayiat” kategorisinin kendisi, ölen 19 bin 240 kişiyi yaralılar ve kaybolanlarla birlikte tek bir toplamda eriterek bu indirgemenin adını koyar.[7]
Ne var ki kitlesel imalatın hızı ve teknik standartlaşma eksikliği kendi yönetsel krizini de beraberinde getirir. Üretim bandındaki aceleci imalat nedeniyle Somme hazırlık bombardımanında atılan mermilerin yaklaşık üçte biri patlamaz, atılanların yaklaşık üçte ikisini ise beton sığınaklara karşı etkisiz kalan şarapnel oluşturur.[8] Miktar hesabı tutar, tür hesabı tutmaz. Mühimmat Bakanlığı savaşın kalan yıllarında hem kalite denetimini hem de mermi türlerinin bileşimini yeniden düzenler, yüksek infilaklı mermilerin üretim içindeki payı hızla artar.[9]
İsabetli bombardıman ihtiyacı, birbirini tamamlayan üç yöntem doğurur. İlki telsizli hava keşfi. 1914 Eylül’ünde Aisne’de uçaktan yönlendirilen ilk topçu atışı yapılır, 1915’te karelenmiş haritalar, bölge çağrısı yordamı ve saat kodu birleşerek gözlem, düzeltme ve yeniden ateşten oluşan kapalı bir döngü kurar.[10] İkinci yöntem, düşman bataryalarını sesinden ve namlu alevinden saptar. Lawrence Bragg’in 1915’te başlayıp ancak 1917’de güvenilir hale gelen sesle menzil tayini, senkronize saatlerle donatılmış bir mikrofon ağını üçgenleme hesabıyla birleştirir.[11] Yöntemi doğuran sorun da dikkate değer, çünkü önceki İtilaf harekâtlarında saldıran birliklerin kayıplarının yarısından fazlasına düşman topçusu yol açar.[12] Üçüncü yöntem ise her topa özgü kalibrasyondur. Namlu aşınmasından doğan ağız hızı farkı, hava koşulları, barut sıcaklığı ve mermi ağırlığı sapması, hazır menzil tablolarının üzerine binen ayrı bir düzeltme katmanı gerektirir ve kalibrasyon 1917’de rutin bir işlem haline gelir.[13]
Bu üç yöntemin bileşimi, hedefi hiç görmeden haritadan ateş etmeyi mümkün kılar ve 1917 Cambrai’da ateş planının tamamı tahmini ateşe dayandırılır.[14] Hesabın bu kitlesel ölçeği, savaşın son yılında doğrudan bir emek örgütlenmesi sorununa dönüşür. Ocak 1918’de Oswald Veblen, Aberdeen Deneme Sahası’nda deneysel balistik bürosunun başına geçer ve menzil tablolarını sayısı durmadan büyüyen bir insan hesapçılar kadrosuna ürettirir. Bu kadroda çalışan genç matematikçilerden biri de Norbert Wiener olur.[15] Wiener, yirmi yıl sonra uçaksavar döngüsünü tasarlarken, bir zamanlar kendi elleriyle yürüttüğü zihinsel işbölümünü makineye devretmeye girişecektir. Aynı büronun kurumsal devamı olan Balistik Araştırma Laboratuvarı ise yirmi beş yıl sonra ENIAC’ı sipariş edecektir.[16]
Hava kontrolü doktrini
Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nı izleyen mali kriz, sömürgelerdeki denetim tekniklerini bir maliyet hesabına bağlar. Irak bu hesabın ilk uygulama alanı olur. 1920 yazında Irak’ta başlayan ayaklanma Birleşik Krallık tarafından Hindistan’dan getirilen kara takviyeleriyle, kırk milyon sterlini aşan bir maliyetle bastırılır.[17] Savaş ve Havacılık Bakanı Winston Churchill ile Hava Kuvvetleri Kurmay Başkanı Hugh Trenchard’ın hazırladığı “hava kontrolü” tasarısı ancak bu faturanın ardından kurumsal bir programa dönüşür. Mart 1921’de Kahire’de, bu kez Sömürge Bakanı sıfatıyla toplantıya başkanlık eden Churchill’in önünde Trenchard harekâtın yönetimini resmen talep eder ve Ekim 1922’de Hava Korgenerali John Salmond ülkedeki bütün İngiliz kuvvetlerinin komutasını alır.[18] Pahalı ve hantal karasal birliklerin yerini telsiz, telgraf, hava fotoğrafçılığı ve bombardıman uçaklarından oluşan entegre bir gözetim ve imha ağı alır.
Doktrinin kurucu metinleri denetimi bir görünürlük rejimi olarak tarif eder. Aşiretlerde her hareketin izlendiği duygusunu yaratmak, bombardıman ile keşif uçuşu arasındaki ayrımı belirsizleştirmek ve teslimiyeti şiddet kullanmadan üretmek hedeflenir. Priya Satia’nın gösterdiği gibi bu, panoptikon mantığının gökyüzüne taşınması anlamına gelir. “Kansız terör fikri” ise baştan kuramsal bir kurgudan ibaret, çünkü Hava Kuvvetleri’nin kendi erken belgeleri bile aranan “moral etki”nin örnek teşkil edecek şiddet gösterileri olmadan üretilemeyeceğini kabul eder.[19] Bombardıman da fiziki yıkımın ötesine geçerek evleri, yakıtı, ekinleri ve sürüleri hedef alan bir ekonomik abluka mekanizmasına dönüşür. Muhasebeyi bizzat uygulayıcısının tuttuğunu, filo komutanı Arthur Harris’in 1924 tarihli raporu gösterir. Harris burada kırk beş dakika içinde tam boy bir köyün fiilen silinebileceğini ve sakinlerinin üçte birinin öldürülüp yaralanabileceğini yazar.[20] On sekiz yıl sonra aynı Harris, Bombardıman Komutanlığı’nın başında Almanya kentlerine yönelik alan bombardımanını yönetecektir.[21]
Savaşın ardından yaşanan çalkantılar, 1929 Büyük Buhranı ile kapitalist sistemin derin bir aşırı birikim ve kâr oranlarının düşüşü krizine sürüklenmesiyle sonuçlanır. Krizin patlak verdiği yıl Henryk Grossmann’ın birikim ve çöküş yasası üzerine incelemesini yayımlaması da rastlantı sayılmaz.[22] Klasik liberal iktisadın piyasa mekanizmalarına ve fiyat sinyallerinin kendiliğinden denge üreteceğine dayanan varsayımları çöker. Üretilen değerin gerçekleşme sorunu ile kâr oranlarının düşüş eğilimi birleştiğinde, piyasadaki vahşi rekabeti ve canlı emek üzerindeki denetim eksikliğini giderecek yeni enformasyonel mekanizmalar zorunlu hale gelir. Buhran’ın hemen ertesinde ekonometri disiplini kurumsallaşır, Ekonometri Derneği 1930’da kurulur ve Econometrica 1933’te yayın hayatına başlar.[23] Wassily Leontief gibi iktisatçılar da ekonominin tüm sektörleri arasındaki girdi-çıktı ilişkilerini çok büyük matematiksel matrislerle haritalandıran modeller geliştirir.
Ancak burada göz ardı edilen önemli bir tarihsel bağ bulunuyor. Girdi-çıktı çözümlemesi kapitalist iktisadın yalıtılmış bir icadı olarak doğmaz. Leontief daha 1925’te, Sovyet Merkezi İstatistik İdaresi’nin hazırladığı 1923-1924 ulusal ekonomi bilançosu üzerine bir inceleme yayımlar ve modelinin çekirdeğini oradan devralır.[24] Sonraki yıllarda Leonid Kantoroviç, doğrusal programlama yöntemini Leningrad’daki kontrplak tröstünün üretim planlaması sorununu çözmek üzere geliştirir.[25] Aynı matematiksel araç, bir yanda sermaye birikiminin süreklileştirilmesi, diğer yanda toplumsal ihtiyaca göre planlama amacıyla eşzamanlı olarak biçimlenir.
1947’den itibaren ABD Hava Kuvvetleri, Project SCOOP adı altında Leontief’in tablolarının Çalışma İstatistikleri Bürosu’nda genişletilmesini finanse eder, aynı program George Dantzig’in simpleks algoritmasını doğurur ve Hava Kuvvetleri ikinci UNIVAC I bilgisayarını Pentagon’un bodrumuna kurdurur.[26] Sovyet planlama bilançosundan devralınan matris, yirmi yıl sonra bir hava kuvvetleri programlama projesi olarak geri döner ve elektronik bilgisayarın ilk büyük siparişlerinden birini üretir.
1930’lu yıllar boyunca faşizmin yükselişi ve yeni bir savaşa yönelik silahlanma, teknolojik sıçramanın yönünü doğrudan askeri komuta-kontrol mekanizmalarına çevirir. Nazi Almanya’sında devlet ile tekelci sermaye ittifakı, üretimi ordunun ihtiyaçlarına göre şekillendirmek ve işçi sınıfının örgütlü direnişini ezmek amacıyla Taylorist yöntemleri mekanik otomasyon ve sert devlet disipliniyle birleştirir. Mayıs 1933’te bağımsız sendikaların dağıtılması ve ardından tek resmi devlet işçi ve işveren teşkilatı olan Alman Emek Cephesi’nin kurulması, iş etüdü ile zaman ölçümünü yürüten kurumların önündeki son engeli kaldırır.[27] Rasyonalizasyon programını yürüten Reich Verimlilik Kurulu ile iş süresi tespiti için 1924’te kurulan REFA gibi kuruluşlar, savaş öncesinde Amerikan yöntemlerinden devraldıkları zaman ölçümü tekniklerini bu kez sendikasız bir işgücü üzerinde uygular.[28] Franz Neumann’ın gösterdiği gibi bu rejim, rekabetçi kapitalizmi aşmaz, tekellerin devlet aygıtıyla doğrudan kaynaştığı bir birikim biçimi olarak işler.[29]
İttifakın en ağır sonuçlarından biri, sınıflandırma tekniğinin doğrudan bir imha altyapısına eklemlenmesiyle ortaya çıkar. Rejimin iktidara gelmesinden dört buçuk ay sonra, 16 Haziran 1933’te yapılan nüfus sayımı din aidiyetini ve Achim Gercke’nin ısrarıyla doğum yerini de kaydeder, gerekçe olarak “nüfus-biyolojisi sorularının araştırılması” gösterilir. Sayım, IBM’in Alman iştiraki Dehomag’ın altmış sütunlu delikli kartlarıyla işlenir ve verinin tam değerlendirmesi ancak 1936’da tamamlanır.[30] Kanla soy sorgulayan asıl belge ise 1939 sayımına eklenen ve mühürlü zarf içinde teslim edilen “tamamlayıcı kart” halinde ortaya çıkar. Burada dört büyükebeveynin Yahudi sayılıp sayılmadığı sorulur.[31]
Luke Munn’ın “makine-okunur ırk” dediği şey tam burada kurulur. Sayım verisi makinenin işleyebileceği kadar kesin çıkmaz ve gereken kesinliği 1935 Nürnberg Yasaları sağlar, çünkü bu yasalar Yahudiliği büyükebeveyn sayısına indirgeyen usule bağlı bir tanım üretir.[32] Hukuk kendisini makinenin okuyabileceği biçime uydurur. Kimin hangi sütuna delineceğine dair tanımı ise istatistik dairesi değil, Eylül 1935’te Nürnberg’de toplanan Reichstag üretir.
Yine de imhayı mümkün kılan şeyi tek bir makineye bağlamak yanıltıcı olabilir. Götz Aly ile Karl Heinz Roth’un gösterdiği gibi belirleyici olan, nüfus kütükleri, kimlik kartı, iş defteri, Reich Soy Dairesi ve polis kartotekslerinin birbirine bağlandığı bütünsel bir kayıt altyapısı olarak ortaya çıkar.[33] Delikli kart bu toplamın hızlandırıcısı olur.
1939’da İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın fiilen başlamasıyla askeri araştırma projeleri hem hesaplama teknolojilerine hem de otomasyona ivme kazandırır. Topçu ateşinin ve balistik yörüngelerin hesaplanması ihtiyacı bu savaşta çok daha büyük bir boyuta ulaşır. On yıllar önce Harvard Gözlemevi’nde cam plakaları tarayan kadın hesapçıların işbölümü mantığı, savaşın hesabında kitlesel bir ölçekte tekrarlanır.[34] Aberdeen’deki Balistik Araştırma Laboratuvarı için yüze yakın kadın hesapçı yetiştirilir, darboğaz büyüyünce Moore Mühendislik Okulu’nda kurulan şubede yüz kişi daha eğitilir. Bu kadrolar tek bir yörüngeyi masa hesap makinesiyle otuz ila kırk saatte çıkarır, oysa tek bir atış tablosu binlerce yörünge gerektirir. Talep ise günde yaklaşık altı tablo hızıyla gelir ve iki merkez birlikte çalışmasına rağmen açık kapanmaz.[35] ENIAC bu darboğazı aşmak için sipariş edilir. Makinenin ilk programcıları da yine bu kadın hesapçılar arasından seçilir. Kay McNulty, Betty Jennings, Betty Snyder, Marlyn Wescoff, Fran Bilas ve Ruth Lichterman, kendi elleriyle yürüttükleri hesabın makineye aktarılmasını programlar ama makinenin 1946’daki tanıtımında adları anılmaz.[36]
Aynı yıllarda matematikçi Norbert Wiener, mühendis Julian Bigelow ile birlikte uçaksavar silahlarının isabet oranını artıracak bir tahmin modeli geliştirir. Savaş uçaklarının hızı insan reflekslerini aştığı için askeri komuta kademeleri, karar ve uygulama süreçlerini insan müdahalesinden bağımsızlaştıran otomatik hesaplama mekanizmalarına yönelir. Wiener’ın hedefi, düşman pilotunun gelecekteki konumunu tahmin edip uçaksavar mekanizmasını bu hesaplamaya göre yönlendirmek üzerine kurulu kalır. Bu doğrultuda radar, hesaplama ünitesi, silah ve insan pilot birbirine bağlı tek bir sistem olarak ele alınır. Wiener, pilotun uçağa çizdirdiği kaçış rotasını “mesaj”, izleme hatalarını ve sapmaları ise “gürültü” sayarak, geçmiş ile şimdiki konum arasındaki bağıntılardan geleceği süzen bir filtre kurar.[37] Pilotun davranışını öngörülemez bir özgür irade beyanı olarak görmez, aksine onu istatistiksel olarak modellenen ve geçmiş verilerden hareketle gelecekteki rotası hesaplanabilen bir örüntü olarak kavrar.
Proje teknik açıdan başarısızlıkla sonuçlanır. Ödenek Aralık 1942’de dolar ve 1943 başında ateş kontrolü bölümünün başındaki Warren Weaver, Bell Laboratuvarları’nın çok daha basit doğrusal tahmin aygıtının gerçek kaçış manevralarında Wiener-Bigelow ağı kadar iyi çalıştığını raporlayınca hat kapatılır.[38] Cephede fiilen kullanılan çözüm Bell’in M-9 nişan kontrol sistemi olur. Üç binden fazla üretilen M-9, SCR-584 radarı ve yakınlık fünyeli mermilerle birlikte kullanıldığında bir uçağı düşürmek için gereken mermi sayısını binlerden yüz civarına indirir ve 1944 yazında V-1 füzelerine karşı savaşın en etkili hava savunma sistemi olur.[39] Sermayenin savaş sanayisi seri üretime daha uygun olan yöntemi seçer.
Wiener’ın mirasını belirleyen şey teknik ürün değil, projenin dayattığı kavramsal çerçeve olur. Bilim tarihçisi Peter Galison’ın “düşmanın ontolojisi” dediği bu bakış, pilotu, nişancıyı, topu ve uçağı tek bir geri besleme döngüsünün birbirinin yerine geçebilir bileşenleri olarak kurgular.[40] Projenin asıl ürünü de, Wiener’ın Bigelow ve fizyolog Arturo Rosenblueth ile birlikte 1943’te yayımladığı ve amaçlı davranışı negatif geri beslemeyle tanımlayan makale olur.[41] Maxwell’in daha 1868’de buhar makinesi regülatörü üzerinden matematikselleştirdiği geri besleme ilkesi böylece makinenin sınırlarını aşar ve insan davranışını da kapsayan evrensel bir yönetim mantığına dönüşür.[42] Askeri........