Köre 'kör' demeyelim de 'Mahmut' mu diyelim?

Yeti çeşitliliklerini tanımlayan kavramlar mı sorunlu yoksa kavramlara ayrımcı anlamlar yükleyerek onları başkalaştırmak mı? Biz sonuca odaklanmaya alıştırıldığımız, neden sonuç ilişkisi kurma anlamında çekimser olduğumuz için sonuca odaklanırız. "Kör" yanlıştır ayıptır. Kör dememek gerekiyor. Hatta kör kişinin kendisi de ısrarla kör dese, yine de kör diyemezsin. Çünkü toplum öyle istiyor. Uluslararası literatürde de "kör ve sakat" olarak geçse de sen günlük konuşmada "görme engelli" demelisin.

Aslında döne döne işlediğimiz bir konu olmasına rağmen buna dair tekrar sesli düşünmek istedim. Zira bizim kendi yeti çeşitliliğimizi nasıl tanımlayacağımıza bile karar vermek isteyen sağlamcılar, kendisini toplumun gözünden tanımlamaya alışık kanıksanmış sağlamcılar ve "köre kör" dediğinde sağlamcıların gazabına uğrayan anti sağlamcı dostlarımızın tarafı olduğu tartışmalarla bu konu tekrar gündeme geliyor. Biz de belli şeyleri tekrar tekrar konuşmak zorunda kalıyoruz. Yaratılan normal olmasa yeti çeşitliliği bir ayrımcılık bahanesi olamazdı.

Çünkü sağlamcılık gibi ayrımcı ideolojiler söz konusu olmazdı. O zaman da körlük, sağırlık, topallık bir "özür, kusur" değil doğal bir durum olarak görülürdü. Yani olması gereken olurdu. Oysa yaratılan normal yeti çeşitliliklerini bir farklılık olarak görmek yerine eksiklik olarak tanımladı. Böylece herkesin yeti çeşitliliğine uygun yöntemlerle eşit yaşama hakkını elinden aldı.

Bu da yetmiyor muş gibi kusur saydığı yeti çeşitliliklerinin nasıl tanımlanacağını da kendi bakış açısına göre şekillendirdi. Doğal olarak ortaya saçma sapan bir durum çıktı. Durumun komikliğini şöyle özetleyeyim: Körü kör olduğu için okullara alırken problem çıkarıyor, ona ev kiralamıyor, her türlü zorbalığı ve ayrımcılığı yapıyor ama köre kör denmesini kınıyor. Hatta körün kendisi bile dese, öyle denmemesi konusunda söylevler veriyor. Tabii bu durumun bir de konfor tarafı var.

Konforlu bir durum bu. Ben sürekli eşitsizliği besleyeyim, erişilebilirlik koşullarını yerine getirmeyeyim, ayrımcılığı derinleştireyim, kapsayıcı olmayayım ama köre kör dendiğinde duyarlılık abidesi kesileyim. Ne güzel bir dünya değil mi? Ekmeden yemek. Hatta neden olduğu ayrımcılığın ekmeğini yemek. Doğal olarak da riyakarca. Çünkü köre kör denmemesi konusunda aslan kesilen sağlamcılar kendi aralarındaki konuşmalarda, yüz bulduklarında, gerekli ortamı yakaladıklarında körlük üzerine aşağılayıcı söylemleri büyük bir keyifle dile getiriyorlar.

Mesela bir kör ile bu duyarlılık abidelerinin kavga ettiği bir durumu gözlemlerseniz dikkat edin. İçinde biriken sağlamcılık nasıl o kullanılmasını kabul etmediği "kör" ifadesinin içine yüklenip dışa vuruluyor. Tabii şunun altını da özellikle çiziyorum: köre kör denmeli ama körlüğün ya da diğer yeti çeşitliliklerinin ayrımcı, hakaret içeren, aşağılayıcı kullanımına izin verilmemeli. Özetle bizim kavramları eğik bükmeye, sağlamcılığı maskelemeye ihtiyacımız yok. Bizim ihtiyacımız olan, şartlarda ve bakış açılarında eşitlenmek. Yoksa köre kör deyince dünyalar yıkılmaz. Ayrıca ne diyelim? Köre kör demeyelim de Mahmut mu diyelim?

(BS/AB)

Oryantalizm, Doğu’yu yanlış tanımaktan çok, onu tanımlama yetkisini Batı’nın tekeline alma pratiğidir. Bilgi ile iktidarın aynı cümlede buluştuğu o yerden konuşur. Doğu’yu geri, irrasyonel, duygusal, eksik ve "henüz olmamış" olarak kurar; Batı’yı ise tamamlanmış, akılcı ve yol gösterici. Böylece eşitsizlik doğal, müdahale gerekli, tahakküm ise neredeyse ahlaki bir görev gibi sunulur.

Ancak bu bakış yalnızca Batı’nın Doğu’ya uzaktan tuttuğu bir mercek değildir. Bazı toplumlarda bu mercek içeri taşınır, yerlileşir, içselleşir. Aynı ülkenin sınırları içinde, aynı tarihsel yükü taşıyan insanlar arasında yeniden üretilir. Oryantalizm, böylece bir dış bakış olmaktan çıkar; bir toplumun kendi içindeki hiyerarşileri meşrulaştıran bir zihniyet rejimine dönüşür. İşte bu noktada içsel oryantalizmden söz ederiz.

Türkiye’de Kürtlere yöneltilen bakış tam olarak bu içsel oryantalizmin ürünüdür. Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte laikleşme, merkezileşme, aydınlanma ve medenileşme ekseninde kurulan siyasal tahayyül, Kürtleri eşit bir kurucu özne olarak değil; modernleştirilecek, ehlileştirilecek, dönüştürülecek bir topluluk olarak konumlandırdı. Doğu, yalnızca coğrafi bir yön değil; geri kalmışlığın, gecikmişliğin ve "sorun"un adı haline geldi.

Zamanla bu bakış devletin tekelinden çıktı, topluma yayıldı. Açık inkârın yerini daha "kibar" kelimeler aldı: geri kalmışlık, hazır olmama, zamansızlık. Kürt meselesi bir eşitlik ve hak meselesi olmaktan çıkarılıp bir gelişmişlik sorunu, bir pedagojik eksiklik gibi sunuldu. Merkez konuştu, çevre dinledi. Merkez tanımladı, çevre bekledi.

Bu zihinsel kurgu, yalnızca anayasa metinlerinde, güvenlik raporlarında ya da resmî söylemde dolaşmadı. Daha derin, daha kalıcı bir hatta ilerledi: kültürel ve sanatsal üretimin içine sızdı. Çünkü iktidar en çok, kendini estetik biçimlere gizlediğinde görünmez olur.

Türkiye’de edebiyat, sinema, dizi ve tiyatro alanlarında Kürtlere ve Kürdistan’a yöneltilen bakış, içsel oryantalizmin en rafine tezahürlerinden biri oldu. Uzun yıllar boyunca Kürdistan, anlatıların fon dekoru olarak kullanıldı. Sisli dağlar, toprak yollar, taş evler, sert bakışlı erkekler, suskun kadınlar, bitmeyen kan davaları… Kürtler birey olmaktan çok bir "atmosfer"e........

© Bianet