Cem Yılmaz ve değişmeyen mizah: gülmek kime hizmet ediyor?

Yıl yavaş yavaş kendi döngüsünü tamamlıyor ve gelen yıl tüm yaşanmamışlığıyla yeni olanı heybesinde getiriyordu. Yeni bir yüz yılın ilk çeyreğini geride bıraktığımız anlamına geliyordu bu.

Gerçi çürüyen kapitalizm yarattığı kaynak kriziyle, savaşlarla, önlenebilir ölümlerle, her türlü ayrımcı ve ötekileştirmeyi yeniden yeniden üreterek bu yüzyılın ilk çeyreğine taşıyıp yaşadığımız çağı oldukça sorgulatıyor. Bu durum aynı anda düşünsel bir çölleşmeyi de doğuruyor. Bu çölleşme her alanda kendini gösteriyor ve yeniliyor. Geçtiğimiz günlerde Cem Yılmaz’ın yaş ayrımcı ve cinsiyetçi söylemleri bu çölleşmenin mizaha yansımasını düşündürdü. Sonra o yansımanın ötekileştirilen kesimler üzerinde nasıl bir etkisi olduğunu.

Bir dönem neyin mizah kapsamında değerlendirilip değerlendirilmeyeceği, mizahın bir sınırının olup olmadığı üzerine tartışmalar yürüyordu.

Tabii Cem Yılmaz’ın 2026 yılında, 1998 yılından kalma esprilerini soslayıp tekrar piyasaya sürmesi, alıştığımız üzere bu esprilerin de cinsiyetçilik içermesi bu tartışmaları yeniden gündeme getirdi. Kendi adıma Yılmaz’ın böyle bir konuyla gündeme gelmesine şaşırmadım.

Her şeyde olduğu gibi mizah alanında da bir tekelleşmenin olduğu, kendini güncellemeyen ve halkın içinde olmadığı için o damardan beslenemeyen, mizahçıların ya da senaristlerin politik alana dair söz kurmaktan çekindiği bir yerde; önümüze konan şey bir üretim değil var olanın farklı biçimlerle yeniden sunumu olur. Bu sunumun eleştirel yönü de ötekileştirilen kesimler üzerinden geliştirilen ayrımcı içeriklerdir. Sonuçta bu daha az riskli bir yöntemdir.

Ne güzel ki artık öyle değil. Artık cinsiyetçi söylemler bir şekilde eleştirilip toplum tarafından mahkum ediliyor. Aslında henüz mahkum edilemese de zihinlerde çentikler açıyor. Her şeyin olduğu gibi mizahın da politik olduğunu düşünürsek, zaten bu konuda oldukça geç kalındı. Olsun.

Başlanmış olması önemli. Elbet mizaha yönelik sansür ya da otosansürü savunmuyorum ama ayrımcılığı derinleştiren bir mizah anlayışını da kabul etmiyorum. Çünkü mizah alanında tekelleşen isimlerin çoğu yıllarca cinsiyetçiliği, LGBTİ ayrımcılığını, hayvan hakları savunucularına yönelik saçma sapan aşağılamaları, sağlamcılığı yeniden yeniden ürettiler.

Kullanıla kullanıla eskimiş espri kalıpları çoğu zaman ergen şakalarını andırıyor. Ne yazık ki gençlere de etki ediyor. Yaşlı birilerini, beden yapısı, inşa edilmiş normale uymayan birilerini gördüklerinde tıpkı o mizahçıların cümlelerini andıran iğneleyici sözlerle karşılarındakini zorbaladıklarını düşünüyorlar ve bunun kötü bir şey olduğunun farkında bile değiller. Demetevler Metrosu’nda katledilen canın hakkını savunmaya çalışan hayvan hakları savunucularına yönelik trol hakaretleri bile bunun izlerini taşıyor. Özellikle yaşam savunucusu kadınlara yönelik sözler.

Ben yine bildiğim alandan ilerleyeyim ve işin sağlamcı boyutuna dair bir şeyler söyleyeyim. Zaten bu boyut biz gündeme getirmeden konuşulmuyor. Elbet de her şey mizah konusu olabilir ve buna engellilik de dahil. Hatta anti sağlamcı bir zihnin üretimiyse faydalı da olur. Ne yazık ki son dönem çıkan aktivistlerin yer yer mizahi üretimleri dışında bu konunun anti sağlamcı bir biçimde işlendiğine tanık olamıyoruz.

Onun yerine “hak ettiğiniz bu” dercesine sağlamcılık ve mikro saldırganlık mizah adı altında yeniden üretiliyor. Espri, şaka, mizahi amaç derken bir bakıyorsun ne kişisel dokunulmazlık kalmış ne özel alan.

Oysa burada gülünç olan, görmeyen ve sürekli o alanı kullanan insanın alanını ihlal edip bunu meşrulaştırmak. Bir özne olarak yeti çeşitliliğimin mizahını yapabilirim. Özne olmayanlar da yapabilir. Sorun orada değil. Sorun nasıl yapıldığı ve ayrımcılık içerip içermediği önemli. “Mizaha karşıysam iki gözüm kör olsun” diye bilirim. Bunu bir arkadaş ortamında söyleyebilirim ama iş engelliyi maskot gibi gösteren bir noktaya evrildiğinde durum değişir. Çünkü toplumu güldürmek gibi bir ödevim yok.

Bu benim mesleğim bile olsaydı bu şekliyle yapmazdım. Diğer nokta ise sağlamcılığın mizah sosuyla yeniden üretilmesi. Maskot rolünü bir mesleğe çeviren bazı engellilerin de katkısıyla toplum normalde “ayıp” sayıp söyleyemediği sağlamcı düşünceleri mizah yoluyla söylüyor.

Bu çizgiye dikkat etmek gerekiyor. Bir diğer açıdan mizah çok önemli bir araç biz meramımızı anlatırken mizahı da bir araç olarak değerlendiriyoruz ve çatık kaşlı anlatımlardan sıkılan insanlar üzerinde daha büyük etkisi oluyor.

Özetle mizaha sınır çizilmesi gibi bir derdim yok. O durumda mizah da mizah olmaz zaten. Belki de bugün ayrımcı yansımalarıyla tartışmalarımıza konu olan bayat espriler mizah değildir. Belki buradan başlamak faydalı olur. Ne dersiniz?

(BS/EMK)

Hayatımızdaki dertler değişmese de hiç olmazsa takvim değişti diyerek neşelendik. Hafta sonunu uzun sürmüş bir yeni yıl gecesi olarak geçirmeye karar verdim.

Kendimi eve kapatıp battaniyenin altında mayalanmaya bıraktım. İhtiyacım olan her şeyi kol mesafesine yerleştirdim ve durarak dinlenip neşelenmeye başladım. O arada bencillik etmeyeyim, diline, kültürüne bayıldığım İran’da yoksulluktan bunalan halkın miladi takvim döngüsü yerine uğraştığı ciddi işlerle de ilgileneyim, dedim. Gözümde gözlük, bir telefona, bir televizyona bakıp haber almaya çabalarken içim geçmiş, uyuyakalmışım.

Kendimi mayalanmaya bırakmışken o kadar habere maruz kaldığımdan mıdır nedir çok saçma bir rüya gördüm. En son paralel evrenden gelen şehzadeler rüyası görüp bu kadar etkilenmiştim.

Rüyamda kafamın üstünden pata pata helikopterler geçiyor. Pervanenin rüzgarı yüzüme değiyor, kafamı eğiyorum; bir yandan da bunlar nereye gidiyor, diye bakıyorum. Helikopterden ip sallandırmışlar, birileri ipin üstünden boncuk gibi aşağı iniyor. Nereye iniyor bu adamlar acaba demeye kalmadan derlenip toplanıp gidiyorlar. Sonra fark ediyorum ki olaylar Venezuela’da geçiyor. Kendi kendime “Maduro’yu aldılar”, diyorum. Diyorum ama bir yandan da kendime kızıyorum. “Saçmalama! Devlet başkanı öyle küfe gibi omza atılıp götürülür mü?”

Ben kendimi fırçalarken bu sefer ABD Dışişleri Bakanını........

© Bianet