Hukukun ve küresel dengelerin sarsılması ABD’nin aleyhine olacaktır |
1980’lerde petrol fiyatlarının aşırı düşmesi sebebiyle ekonomik darboğaza ve dış borçlanmaya mecbur kalan Venezuela petrol krizinden en çok etkilenen ülkelerden birisi olmuştur. 5 Şubat 1989’da başkan seçilen Carlos Andrés Pérez, seçim kampanyasında verdiği sözleri unutarak Uluslararası Para Fonu (IMF) programı ile neo-liberal ekonomik reformlar yapmak zorunda kalmıştı. 27 Şubat 1989 günü “Caracazo Ayaklanması” adı altında ülke tarihinin en kötü sosyal karışıklıkları başlamıştır. Para biriminin yüzde 100’den fazla devalüe edilmesiyle akaryakıt fiyatları tavan yapmış ve neticede “devlet ile fakir vatandaşlar arasındaki sosyal mukavelenin” sona erdiğini gösteren toplu taşıma ücretler yüzde 30’a varan oranlarda artırılmıştır. Başkent Caracas’ın varoşlarından işlerine gitmeye çalışan halk, lidersiz bir şekilde “otobüs bileti” pahalılığı sebebiyle gösterilere başlamış ve dalga dalga ülke geneline yayılmıştır. Ertesi günü sokağa çıkma yasakları ve olağanüstü hâl ilan edilse de güvenlik güçleri ile halk arasında çıkan çatışmalarda en az 277 kişi hayatını kaybetmiştir. Halk her geçen gün yoksullaşırken 1958’de diktatörlüğün yıkılmasıyla (sol partilerin dışında) siyasi partilerin kendi aralarında Puntofijo adıyla imzaladıkları seçim sonuçlarına saygı duyacaklarına dair centilmenlik anlaşması da ortadan kalkmıştır. 1992 yılında Hugo Chávez liderliğinde başarısız bir askeri darbe girişimi olsa da ileride, 1998 yılında sivil bir siyasetçi olarak seçim zaferine giden bir olaylar silsilesi olarak görülebilir. Dolayısıyla, 27 Şubat tarihi sadece Venezuela değil diğer Latin Amerika ülkelerinde de neo-liberallik karşıtlığının bir sembolü olarak görülmüştür.
Ülkenin uzun yıllara dayanan istikrarsızlığı belki onu dış müdahalelere karşı savunmasız bir duruma getirmiştir; ama toplumsal yoksulluğun bahane edilerek uluslararası kanunsuzluk hiçbir tarafı haklı çıkarmayacağı gibi bölgesel ve küresel istikrarsızlığa da sebep olabilir. Hele bir ülkenin yönetimini görevden alıp yerine kendi kuklalarını getirmenin hiç kimseye uzun vadede bir yararı olmayacaktır.
Ocak 2026’da ABD güçleri tarafından Devlet Başkanı Nicolás Maduro Moros’un ele geçirilmesinin ardından Venezuela’da yaşanan siyasi krizin başlıca sonuçları şunlardır: Ülke kurumsal olarak çökmüştür. Başkan Yardımcısı Delcy Rodríguez, ABD gözetimi altında başkanlığı üstlenmiş olup, Trump yönetimi, geçiş hükümeti kurulana kadar Venezuela ordusu, merkez bankası ve devlet petrol şirketi (PDVSA) üzerinde doğrudan kontrol kurmuştur. Eskiden beridir var olan sosyalist komünler ve konseyler olarak icraat yapan taban örgütlerine yönelik tehditler ise ya dağılmaları ya ABD destekli yetkililer altında yeniden yapılanmaları ya da özerk-paralel yapılar olarak direnmeleri yönünde baskı altındadır. Bu sosyalist komünlerden devlet fonlarına bağımlı olanlar özellikle savunmasızdır. ABD’nin uluslararası hukuk ve teamüllere uymayan haydutça faaliyetleri neticesinde petrol endüstrisi ele geçirilmiştir. ABD, Venezuela’nın petrol sektörünü kontrol etmek ve yeniden inşa etmek için büyük Amerikan petrol şirketlerini kullanmayı planlamaktadır; bu da daha önce petrol gelirlerine dayanan toplumsal ekonomi ve sosyal programların derin bir şekilde etkilenmesine sebep olacaktır. Bu durum, Venezuela’nın sosyalist modelinden ABD kontrollü yönetime ve petrol endüstrisinde yabancı sermaye hakimiyetine doğru temel bir kaymayı temsil etmektedir.
Başkan Donald Trump, 3 Ocak 2026’daki basın toplantısında, ABD’nin Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu yakalamasını “uyuşturucu teröristi” bir rejime karşı askeri bir eylem olarak gerekçelendirerek, bunun düzeni ve refahı yeniden sağlayacağını iddia etmiştir. ABD’nin, yeni bir liderliğe geçiş sağlanana kadar Venezuela’nın hükümetini, ekonomisini ve güvenliğini doğrudan yöneteceğini –yani ülkeyi fiilen “yöneteceğini”– ve bunun maliyetlerinin Venezuela'nın petrol zenginliğiyle karşılanacağını duyurmuştur. ABD’nin büyük petrol şirketlerinin petrol endüstrisini onarmak ve üretimi yeniden başlatmak için görevlendirileceği, bunun da millileştirmenin tersine çevrilmesi ve Venezuela’nın petrol rezervlerinin ABD enerji sistemine yeniden entegre edilmesi anlamına geleceği çok açıktır. Trump, sürgündeki muhalefet lideri María Corina Machado ile işbirliğini reddederek, ABD’nin kendi yönetim grubunu atayacağını, bunun da demokratik veya müzakere edilmiş bir süreçten ziyade yukarıdan aşağıya, dışarıdan kontrol edilen bir geçiş anlamına geldiğini savunmuştur. Belki de Nobel Barış Ödülü’nün kendisine değil de Machado’ya........