Savaş makinesinin finansmanında deniz bitti |
Son haftalarda ABD’nin hızla krize sürüklendiğine dair iddialar yoğunlaştı. Esasen ABD ekonomisi neoliberal politikaları uygulamaya başladığı 1970’lerden sonra gün yüzü görmedi. Ancak askeri-siyasi-finansal egemenliğini uzun süre devam ettirmeyi başardı. ABD’nin dış borcu, son yıllarda hem nominal hem de göreli büyüklük açısından tarihsel zirvelere ulaştı ve bu durum kamuoyunda sıklıkla “sürdürülemezlik” tartışmalarına konu oldu. Özellikle borç tavanı krizleri, faiz oranlarındaki artışlar ve bütçe açıkları, ABD’nin mali yapısına dair soru işaretlerinin artmasına yol açıyor. Ancak bu tartışmaların büyük bölümü, devletleri hane halkı benzeri bir bütçe mantığıyla ele alan ve parasal egemenlik farkını göz ardı eden ana akım/neoliberal ekonomi anlayışı çerçevelerine dayanmaktadır. Oysa ABD gibi kendi parasını ihraç eden, küresel rezerv para statüsüne sahip ve uluslararası finansal mimarinin merkezinde yer alan bir ekonomi için borç kavramı, çevre ülkelerden kökten farklı bir anlam taşımaktadır. ABD dış borcu yalnızca mali bir değişken değil; askeri, teknolojik ve jeopolitik gücün finansal izdüşümü olarak ele alınmalıdır.
Ana akım ekonomi anlayışının iddialarının aksine kendi parasını ihraç eden bir devletin temel kısıtı finansal ekonomi değil, reel ekonomidir. Başka bir ifadeyle, devlet harcamalarının sınırı borç stoku ya da bütçe açığı değil; enflasyonist baskılar ve reel üretim kapasitesidir. Bu çerçevede kamu borcu, özel sektör açısından net finansal varlık anlamına gelmekte ve özellikle ABD hazine tahvilleri, küresel tasarrufların ‘güvenli limanı’ olarak işlev görmektedir. Dolayısıyla ABD dış borcu, geri ödenmesi gereken bir yükten ziyade, dünya ekonomisinin dolar cinsinden likidite talebinin bir yansımasıdır. Piyasalar siyasi, askeri ve kurumsal güç ilişkilerinden bağımsız düşünülemez. Devlet, yalnızca piyasa aksaklıklarını düzelten pasif bir düzenleyici değil; üretim, yatırım ve teknolojik yönelimleri şekillendiren aktif bir aktördür. ABD’nin son dönemde izlediği sanayi politikaları, savunma harcamaları ve stratejik sektörlere yönelik doğrudan müdahaleleri somut örnekler olarak değerlendirilebilir.
ABD’nin dış borç dinamikleri, özellikle Bretton Woods sisteminin sona erdiği 1971 sonrası dönemde yapısal bir dönüşüm geçirmiştir. Altın standardının terk edilmesiyle birlikte dolar, fiziksel bir karşılığa bağlı olmaktan çıkmış; askeri güç, uluslararası kurumlar ve finansal derinlik tarafından desteklenen bir küresel para birimi haline gelmiştir. Bu dönüşüm, ABD’nin kronik cari açıklar vermesine rağmen yapay bir şekilde ‘finansal istikrarını koruyabilmesini’........