Finansallaşma çöküşü erteledi, önleyemedi
1971 yılında Richard Nixon, doların altına olan bağını kopardı. Bu karar, o günün koşullarında teknik bir zorunluluk olarak sunuldu; ancak gerçekte çok daha derin bir krizin itirafıydı. ABD ekonomisi, İkinci Dünya Savaşı’nın galip gücü olarak kurduğu sanayi üstünlüğünü koruyamıyordu artık. Avrupa yeniden inşa edilmişti, Japonya yükseliyordu, rekabet artıyordu. Amerikan fabrikasının dünya piyasalarındaki kârlılığı düşüyordu. Reel sektör sıkışmıştı.
Ekonomistlerin daha sonra “kârlılık krizi” olarak tanımlayacağı bu süreçte, ABD’li şirketler fabrikaya yatırım yapmak yerine finans piyasalarına yönelmeye başladı. Mantık basitti; reel sektörde kâr azalıyorsa, para parayla kazanılmalıydı. Bu dönüşümün adı ‘finansallaşmaydı’.
1970’ler aynı zamanda stagflasyonun, yani hem enflasyon hem de durgunluğun aynı anda yaşandığı o tuhaf dönemin yıllarıydı. Mevcut ana akım iktisat teorileri bunu açıklayamıyordu. Keynesçi talep yönetimi işe yaramıyordu. Sahne boşalmıştı ve yeni bir aktör bekliyordu.
REAGAN VE THATCHER ÇÖZÜM DEĞİL, ÖTELEME
1980’lerin başında Ronald Reagan ve Margaret Thatcher neredeyse eş zamanlı olarak aynı reçeteyi uyguladılar: vergi indirimi, deregülasyon, sendikaların zayıflatılması ve finansal piyasaların önündeki engellerin kaldırılması. Bu paket bugün neoliberalizm olarak anılıyor. Ancak asıl işlevi, 1970’lerin yapısal sorununu çözmek değil, görünmez kılmaktı. Reel maaşlar düştü, enflasyon sorunu kronikleşti, işsizlik arttı, finansal krizler dünya ekonomisinde boy göstermeye başladı.
Finansal sektörün ekonomideki ağırlığı bu dönemden itibaren sistematik olarak büyüdü. 1980’de ABD’li şirket kârlarının yüzde on beş civarında olan finans sektörünün payı, 2000’li yıllara gelindiğinde yüzde kırkı aşmıştı. Bir ülkenin kurumları içinde bankalar ve yatırım şirketleri bu denli baskın hale geldiğinde, kaynak dağılımı da buna göre şekillenmeye başlar;........
