Üretim ve eğitim devrimi |
Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan acı olayların ardından eğitim sistemimizi, çocuklarımızın geleceğini ve toplumun gidişatını konuşmaya devam ediyoruz. Yaşananları yalnızca güvenlik, disiplin ya da bireysel sorunlar üzerinden açıklamayı elbette yeterli bulmuyoruz. Karşımızda daha derin bir kopuşun sonuçları vardır. Eğitim ile üretim arasındaki bağın zayıflaması ve bunun yarattığı toplumsal çözülmeyi irdeliyoruz.
Öne çıkan tespitlerden anlıyoruz ki on yıllardır ne ektiysek bugün onu biçiyoruz. Fırsat eşitliğinin zedelendiği, eğitimin piyasaya terk edildiği, bilimsellikten uzaklaşıldığı, öğretmenlik mesleğinin değersizleştiği, çocukların sınav baskısı ve dijital bağımlılıkla kuşatıldığı bir düzende, üretimin de örneğin, ithalata bağımlı, plansız ve parçalı halde olması şaşırtıcı değildir. Eğitim ile üretim arasındaki bağ koparıldığında, toplumun kendini yeniden üretme yeteneği zayıflar. Bu yalnızca ekonomik gerileme değil aynı zamanda kültürel ve ahlaki bir çözülüştür.
DEVRİMİMİZİN ÖZGÜN EĞİTİM MODELİ
Oysa Türkiye tarihinde, bu bağın güçlü şekilde kurulduğu deneyimler vardır. Cumhuriyet Devrimi, üretim ilişkilerini dönüştürmeyi ve bu dönüşümü eğitimle kalıcı hale getirmeyi hedefleyen büyük bir atılımdı. Sanayi planları, devletçilik politikaları, fabrikalar ve demiryolları, atılımın üretim ayağını oluştururken eğitim cephesinde bu anlayışa en somut örnek Köy Enstitüleriydi.
Köy Enstitüleri, “eğitim”, “üretim” ve “devrim” kavramlarını birbirine bağlayan özgün bir modeldi. Öğrenciler yalnızca bilgi edinmiyor, aynı zamanda üretimin içinde yer alıyordu. Toprağı işleyen, yapı kuran, kültürle beslenen gençler, hem kendilerini hem de toplumu dönüştürüyordu. Bu model, üreten, düşünen ve sorgulayan bir insan tipinin gelişmesini sağladı.
Benzer bağları dünya tarihindeki diğer devrimlerde de görmek mümkündür. Ekim Devrimi sonrasında Sovyetler Birliği’nde okullar, üretimle iç içe planlanmış, teknik eğitim sanayi atılımlarının temel gücü haline getirilmişti. Çin Devriminde kırsal alanlarda uygulanan üretimle iç içe eğitim politikaları, toplumsal dönüşümün temel taşlarından biri olmuştu. Kapitalizmin yükselme dönemlerinde üretim ilişkileriyle eğitim modelleri birbirini geliştirmek üzere düzenlenmişti. Bu örneklerden devrimlerdeki sürdürülebilirliğin eğitimle ve üretimle doğrudan ilişkili olduğunu genelleyebiliriz.
Öte yandan, bu bağın koparıldığı dönemler de karşı devrim süreçleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Köy Enstitülerinin işlevsizleştirilmesi ve kapatılması, yalnızca bir eğitim modelinin sona ermesi değil, üretimle bütünleşen devrimci anlayışın tasfiye edilmesiydi. Yerine geçen sistemin üretimi değil tüketimi özendirmesi, taklitçi, ezberci, piyasacı, özel çıkarcı özellikler taşıması gayet doğaldı. Bu süreç Türkiye’nin ekonomik bağımsızlığını zayıflatırken toplumsal dokusunu da aşındırdı. Eğitimle üretimin birbirinden kopuk, üretimin plansız ve dışa bağımlı olduğu bir düzende ne gerçek kalkınma ne de toplumsal huzur mümkündü.
HER ÇÖKÜŞ YENİ BİR ATILIMIN EŞİĞİDİR
Eğitimle ilgili bugün konuştuğumuz sorunlara temel çözüm yeni bir üretim devrimidir. Bu devrim, sanayiyi, tarımı ve teknolojiyi yeniden ayağa kaldırmayı hedeflerken eğitimi de köklü biçimde dönüştürmek zorundadır. Bir devrim üretimle güçlenir, eğitimle kalıcı hale gelir. Bilimsel, akılcı, toplumcu, dayanışmacı bir eğitim sistemi kurulmadan hiçbir ekonomik hamle sürdürülebilir değildir. Aynı şekilde üretimle desteklenmeyen bir eğitim sistemi de yalnızca diplomalı işsizler yaratır.
Devrim, geçmişte kalmış bir hatıra değildir, her kuşakta yeniden kurulan bir iradedir. Cumhuriyet iradesinin gösterdiği yol açıktır. Bağımsızlığımızı üretimle pekiştirmek ve eğitimle geleceğe taşımak, en temel görevlerimizdir.