Şirket ütopyaları vs 19. yüzyıl kırbacı
Geçen hafta, Türkiye’nin en büyük unicornlarından Insider’ın üst düzey yöneticilerinden Merve Nazlıoğlu’nun sözleri büyük tepki topladı:
“Burası bir şirket değil. Burası bir ‘ütopya.’ Bunu tüm mülakatlarda söylüyorum. Buraya primler, sağlık sigortası için geliyorsan hiç konuşmayalım. Burada bir hayal ve hayale adanmış hayatlar var.
“‘Sen bu savaşa hazır mısın, bundan zevk alacak mısın’ diye soruyorum mülakatlarda.
“Evlenirmişçesine seçtiğim insanlar bunlar. Günde 18 saat harcadığım insanlarla aynı ateşi paylaşıyor olmam çok önemli.”
Bu sözlerin büyük bir rahatlıkla, adeta ilham verici bir marka hikayesi gibi pazarlanmasını görünce insan ister istemez düşünüyor: 19. yüzyılın kırbacı, günümüzün neoliberal “vizyon” anlatılarından daha mı insaflıydı? En azından o dönemde çalışma hukuku yoktu, kurumsallaşmış sosyal politikalar henüz doğmamıştı ve sömürü tüm çıplaklığıyla ortadaydı. Günümüzde ise en az 200 yıllık emek mücadelesiyle kazanılmış hukuki haklar; “başarı hikayeleri”, “aidiyet” ve “vizyon” makyajıyla ustaca görünmez kılınıyor.
Bu kırılmayı ve arkasındaki zihniyeti ben dört temel noktada okumayı tercih ettim.
1) İş sözleşmesi rasyonel bir takastır.
İş sözleşmesi, en temelde rasyonel ve hukuki bir takastır. Çalışan emeğini, zamanını ve bilgisini sunar; işveren ise bunun karşılığında ücret, yan haklar (prim, sigorta) ve güvence sağlar. Ancak Nazlıoğlu’nun temsil ettiği bu yeni nesil söylem, çalışanın en insani taleplerini “vizyonsuzluk” veya “maddiyatçılık” olarak yaftalıyor. Bu aslında tesadüfi bir kibir değil; çalışanın pazarlık gücünü daha mülakat masasında kırmak ve en doğal hak taleplerini psikolojik olarak baskılamak üzere özenle kurgulanmış bir strateji.
2) İş sözleşmesini inanç sistemine dönüştürmek
Neoliberalizmin en büyük zaferi, devleti ve sermayeyi sosyal yükümlülüklerinden “kurtarması” oldu. Eskiden toplu sözleşmelerle güvence altına alınan haklar, artık bireyin kendi yönetmesi gereken bir “risk” haline geldi. Şirketin “Burası bir ütopya, buraya hayaller için geliyoruz” demesi, rasyonel bir iş ilişkisini, çalışanın tüm duygusal varlığını talep eden bir inanç sistemine dönüştürmekten başka bir şey değil. Çünkü bu düzenin ideal çalışanı; maliyetsiz, her türlü riski kendi üstlenen bir aparat olmalıdır. Öyle ki, normalde kurum içinde sahici bir empati ve iletişim kültürü inşa etmek için kullanılması gereken atölyeler ve eğitimler bile, çoğu zaman sistemin yarattığı tahribatı onarmak yerine, çalışanı sömürüye karşı “dayanıklı” hale getiren birer manipülasyon aracına dönüştürülüyor.
3) Sınırların ihlali: “Savaş”, “Evlilik” ve 18 saatlik mesai
Nazlıoğlu’nun aynı konuşmadaki “Sen bu savaşa hazır mısın? Evlenirmişçesine seçtiğim insanlar... Günde 18 saat harcadığım insanlarla aynı ateşi paylaşıyor olmam çok önemli” sözleri ise tablonun en vahim kısmını oluşturuyor. Ben neden sana günde 18 saatimi veriyorum, neyin savaşı bu? Ortada sadece pazar payı kapmaya çalışan ticari bir yapı var. Bu retorik, çalışandan bir kurucu ortağın taşıdığı stresi ve fedakarlığı talep eder; üstelik ona şirketin riskini almasının karşılığı olan tek bir hisse veya kâr payı vermeden. Günde 18 saati “adanmışlık” ambalajıyla normalleştirmek, rasyonel bir iş kültürü değil, tükenmişliğin romantize edilmesidir.
4) Büyü Bozuldu: Yemezler
Bu konuşmanın böylesine şiddetli bir fay hattı kırılması yaratmasının temel nedeni, modern işgücünün artık bu cilalı kurumsal masallara inanmayı tamamen bırakmış olması. Ekonomik güvencesizliğin, derinleşen eşitsizliklerin ve tükenmişlik sendromunun zirve yaptığı bir gerçeklikte; temel hakları küçümseyip yerine “adanmışlık” pazarlamak, çalışanın aklıyla ve varoluş mücadelesiyle açıkça alay etmekten başka bir şey değil. Dolayısıyla ortaya çıkan bu devasa tepki, sadece bir yöneticiye duyulan öfkeden ibaret değil; stratejik olarak kurgulanmış duygusal manipülasyonun topyekûn reddedilişi.
