Türki ile Balad arasında
Yıllar önce Erzurumlu bir dostun işi düşmüştü. Büroma gelip derdini anlattı, çaresine nasıl bakılacağını sormuştu. Konuştuk, soruna bir çözüm bulduktan sonra onun o güzel Erzurum şivesiyle sohbet etmeye başladık. Bana Karslı Âşık Reyhani’nin bir kasetini aradığını, ancak bir türlü bulamadığını söyledi. Ben de kasetin bende olduğunu, bir hafta sonra gelip alabileceğini söyledim. Bir daha gelmedi. Ancak mahallemizde oturduğu için onu defalarca görmüş, birçok kez sohbet etme fırsatı bulmuştuk.
Aradığı kaset, Reyhani’nin Emrah ile Selvi’nin aşk hikâyesini anlattığı kasetti. Âşık Reyhani’nin en önemli özelliklerinden biri, sazı, sözü ve türküleriyle aşk hikâyeleri anlatmasıydı. Bu gelenek, belki de okuma oranının düşük, kitabın ise çok az bulunduğu dönemlerde önemli bir ihtiyacı karşılıyordu. Hikâyelerin, masalların ve şiirlerin sözlü aktarımına dayanan bu anlatı biçimi, insanların okuma ve dinleme gereksinimine verilen bir cevap niteliğindeydi.
Arkadaşımın Emrah ile Selvi’nin aşkını bu kasetten dinlemek istemesini de onun okuma ihtiyacına farklı bir yoldan verilmiş bir karşılık olarak değerlendirmiştim. O yıllarda Türk televizyonlarının Viyana’da henüz yaygınlaşmadığı, kitapların kolay bulunamadığı ve birçok insanın düzenli okuma alışkanlığı edinmediği bir dönem yaşanıyordu. İnsanların hikâye, masal, şiir ve romanlara duydukları ilgiyi, en azından kısmen, bu tür kasetler aracılığıyla giderdiklerini düşünmüştüm.
SÖZLÜ KÜLTÜRÜN TAŞIYICILARI
Aslında çocukluğuma gittiğimde bunu daha iyi anlayabiliyorum. Radyo, sinema, tiyatro, televizyon ve gazetenin ulaşmadığı yıllarda köyümüze destan satıcıları gelirdi. Bu satıcılar çantalarında taşıdıkları birkaç sayfalık destan broşürlerini, türkü söyleyerek ve hikâyelerini anlatarak yirmi beş kuruş karşılığında satmaya çalışırlardı. Çocukluğumdaki destan satıcıları nasıl bizim hikâye ve türkü dinleme ihtiyacımızı karşılıyorsa, Âşık Reyhani de Erzurumlu dostumun benzer bir ihtiyacına cevap veriyordu.
Âşık Reyhani, içten sesiyle söylediği türkülere kendi anlatısını da ekleyerek, hikâyeyi müzik ve sözle adeta epik bir tiyatro gibi sunmaktadır.Saz çalıp türkü söyleyerek anlattığı başka bir çalışmada, kendisinin haksız yere hapse atıldığını, bu hapisten kurtulabilmesi için bir şahide ihtiyaç duyduğunu ve bu şahidin de çok uzaklardan gelmesi gerektiğini anlatır. Reyhani’nin bir kasetin önlü arkalı tamamını kapsayan bu epik anlatısını dinlerken, hep onun Alman şair Friedrich Schiller’i tanıyıp tanımadığını düşünmüşümdür. Özellikle Mevlüt İhsani ile birlikte seslendirdiği “Reyhani Mahpushanede” adlı çalışmasını dinlediğimde, Schiller’in “DieBürgschaft” (Rehine) adlı baladı aklıma gelir.
MAHPUSHANEDE........
