Dil var dil var |
“Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı” demiş Türkçenin büyük ozanı Yunus Emre. Neyi, nasıl ifade ettiğimiz ve dili nasıl kullandığımız büyük önem taşıyor elbette. İletişim dediğimiz bilim de bunu inceliyor. Hatta öyle ki çağımıza “İletişim Çağı” da diyenler oluyor. Belki öyle, belki öyle değil.
Son dönemde “Türkçe nereye gidiyor?” diye düşünülüyor. Özellikle sosyal medyayla birlikte insanların ne zamanı ne de merakı var okumaya ve dahi okuduğunu anlamaya. Bu da ayrı bir tartışma konusu elbette.
Dil, maddi süreçlerin ürünü. İddia edildiği üzere bir satranç oyunu değil. Örneğin bizim çay adını verdiğimiz bitkiye İngilizlerin tea demesi bile tarihsel gelişimin sonucu. Çünkü çay İngiltere’ye deniz yoluyla getirilirken Anadolu’ya ise karayoluyla getiriliyordu. Maddi süreçlerin dile yansımasının en basit örneği.
Günümüzde de böyle. “Dil yozlaşıyor” cümlesini pek çok kez duyuyoruz. Türkçenin üzerine titreyen aydınlarımız sürekli uyarıyorlar: “Aman dile dikkat! Türkçe bizim varlık nedenimiz”
En ufak hatamızda da uyarmaktan geri durmuyorlar. Haklılar. Çünkü dilin tersine dönüşümü, ifade biçimlerinin de tersine dönüşümü demek. Dolayısıyla düşünüş şeklimizin de tersine dönüşmesi demek. Yani yozlaşan dil, bilinç geriliğine yol açar. Bugün olduğu gibi.
Adını plaza dili koyduk ve tiyatroda, sinemada karikatürleştirip alay ettik. Ama ne ile alay ettik? Ya da plaza dili ile aslında hangi düşünceler, ulaştığımız hangi yargılar değiştiriliyor? Dil var, dil var. Kavramlar gerçekleri ortaya çıkarabildiği gibi gizlemeye de yarayabiliyor.
Günümüzde artık kimse kimseyi işten kovmuyor. Onun yerine şirketler “organizasyonel optimizasyona” gidiyor ya da “küçülme stratejisi” uyguluyor. Çalışanlar istifa etmiyor “kariyer tercihi”nde bulunuyor. Oysa işsiz kalan bir insan günümüz koşullarında sefalet uçurumlarından aşağıya düşer. Ama “optimize edilen” bir insan kaynağı, sadece Excel tablosunda silinmiş bir hücreden ibarettir. Yabancılar buna insansızlaştırma da diyor. Yabancılaşma daha iyi bir karşılık bence. Kavramlar insandan uzaklaştıkça vicdan azabı ve itiraz etme hakkı da ortadan kalkmış oluyor.
Bu dilsel yozlaşma ve bilinç geriliği her yerde. Market rafında, benzin istasyonunda yüzleştiğimiz zam kavramı bir anda fiyat güncellemesi oluverdi. Ne kadar da masum.
Eskiden yediğimiz yemeğin, içtiğimiz kahvenin, aldığımız kazağın bir bedeli ve kullanım değeri vardı. Şimdi markalar bize ısrarla ürün değil, “deneyim” sattıklarını söylüyorlar. Neden mi? Çünkü istenen o fahiş bedeller, ürünün ya da hizmetin maddi karşılığına değil, o logoyla görünme, o “seçkin” ortamda bulunma ve o mekânı işgal etme “deneyimine” ödeniyor.
Hayatın her alanında kendisini gösteren bu sahtekârlık, emperyalizmin kültürel saldırılarından biri aslında. Küresel hegemonya artık zihinleri işgal etmiyor, işgal edilen zihinleri kendi tek tipçi sistemine uyumlu hale getiriyor. Emperyalizm kendi çıkarlarına hizmet eden kişi ve kurumları satın almıyor onları, “kapasite geliştirme desteği” sunarak fonluyor. Bağımsızlıkçı fikirlerin ve milli kültürlerin eritilmesinin adı o şık ambalajların içinde “evrensel değerlere uyum” oluyor mesela. Topla, tüfekle yapılamayan tahribat; içi boşaltılmış, uydurma kavramlarla beyinlere servis ediliyor. Dil var dil var.