Oyun bitti Leon öldü
Ünlü Fransız yönetmen Luc Besson’un efsane filminin son sahnesindeki ünlü söz..
Filmin kısa öyküsü şu şekilde: Tetikçi katil Leon kapısına sığınmak amacıyla gelen küçük yaşta komşu kızını silahlı çeteden korumak için saklamaya çalışır. Günler süren takibin sonunda Leon’un kızı korumak için aynı anda polis olan çete lideri ile kendini öldürmesi sonucu çatışma sona erer. Ancak öncesinde aralarında bir sevgi bağı oluşan Leon’u yaşatmak isteyen küçük kız travmanın etkisiyle tetikçilik işini devam ettirmek istediğini söyler.
Bunun üzerine ölen Leon’un işvereni o tarihi sözü eder:
Oyun Bitti..Leon öldü..
İRAN’IN SAVUNMASI VE BİZİM KAMUOYU
Medyada şu an herkes İran Savaşı’na kilitlendi..
Bir kısmı diyor ki İran şunu yaptı, ABD bunu nasıl da yapamadı..
Trump ciddi mi değil mi?
Yüz ifadesi, davranış analizleri..
Hepsi de kahvehane sohbeti tadında..
Diğer bir kısım uzman bunlara adeta köpürüyor..
Diyorlar ki ah bu uzmanlar, hiç arka planı görmemişler..
Epstein olayın görünen yüzü ama asıl mesele tamamen enerji ve su kaynaklarını ele geçirmek..
Hepsi de doğruyu söylüyor ama doğruyu söylemek her zaman her şeyi söylemek değil..
Hatta sahneyi gerçek anlamda betimlemek hiç değil..
Peki bizim kamuoyunda sahneyi görmemize engel olan ve sürekli hasır altı edilen tartışma nedir? İran Savaşı’nın büyük yapısal dönüşüm çalışmasının bir sahnesi olduğu..
Ve bizim için burada en kritik konu: NATO’nun gittiği yolda Türkiye’ in rolü..
Daha yeni bir uzmanımız bir tartışma programında bir tespitte bulundu ki “Ağzına sağlık hocam!..” diyesim geldi: “Kimse cenazeyi defnetmeye cesaret edemiyor!..”
Kimin cenazesi? Macron’un yıllar öncesinde “beyin ölümü gerçekleşti” dediği NATO’nun..
Evet, hocamız bunu net ifade etti: NATO öldü, kimse cenazeyi defnetmeye cesaret edemiyor..
Bu tespitin üzerine bizim sormamız gereken soru da şu: Biz defin vakti geldiği söylenen NATO’ya nereye kadar eşlik edeceğiz?
ABD, NATO’nun kurucu unsuru artık NATO’yu terk edeceğini belirtiyor..
Bu Trump’ın kişisel görüşü değil..
İran’da NATO üyelerinin yardım etmemesinin sonucu da değil..
Zira, çok açık bir şekilde bu seçim vaatleri arasında yer alıyordu..
Amerikan halkı bunu seçti..
ABD olmadan NATO nedir, diye soracak olursak karşımıza şu manzara çıkıyor..
İngilizler en son 1980’lerde Folkland çalışmasına sınırlı bir deniz gücü ile girdiler..
Adayı zayıf Arjantin’in elinden aldılar..
Fransızlar De Gaulle sonrası hiç bir çatışmaya girmedikleri gibi NATO’nun askeri kanadından çekildiler..
Almanların zaten gerçek bir ordusu bile yok..
NATO’nun temel Avrupa gücü Polonya mı olacak?
Koca Stalin kalk yerinden de bak.. NATO’nun savunması eski Varşova ülkelerine kaldı..
ÜVEY EVLAT TÜRKİYE
Tabi bu senaryo üvey evlat Türkiye’yi hesaba katmadığımız zaman..
Üvey evlat nedir? Bizim kadim kültürümüzde öz olsun üvey olsun sevilir..
Ama Konstantin’e çocukluğunda yapılanları düşününce demek o kültürden de bir şeyler almışız..
İnsanlik tarihinde acımasız Roma’nın bazı alışkanlıkları da keşke okumasaydım diyeceğiniz türden..
Neyse konuyu dağıtmadan devam edelim..
Üvey evlada bakış şudur: Sevgiyi hak etmez, yolunu şaşırmış, serseri bile olsa öz evlat hep daha üstündür..
Zira üvey olan hem hizmetle yükümlüdür hem yiyeceği sopaya itiraz edemez..
Etmesin diye de üvey olduğu hep hissettirilir..
Tanıdık geldi mi?
Gelin üvey evladı nasıl ateşe sürdüklerinin bir örneğini anımsayalım..
1958 Paris Konferansı’nda Sovyetlerin geliştirdiği kıtalararası balistik füzelere yanıt olarak kısa menzilli füze yerleştirmek için kurban aranıyor.. Tıpkı İskandinav mitolojisinde Uppsala’da kendini Mitolojik Tanrıları Odin’e kurban etmek isteyen gönüllüler gibi..
Bu durumu fırsata(!) çevireceğini düşünen dönemin Demokrat Parti yönetimi de Türkiye’ye bu füzeleri yerleştirebilirsiniz diyor. Ne halka soruluyor ne de mecliste tartışma yapılıyor..
Hatta o dönem gözlemci Norveç gibi bir kaç ülke temsilcisi şunu soruyor: Sakın Türkiye bu füzeleri bize karşı kullanmasın? Zira, bu kadar gönüllü olmaları akıl işi değil..
Amerikalılar güvence veriyor: Kumanda bizde endişelenmeyin..
Çok geçmiyor iki yıl sonra Ekim füzeleri krizi patlak veriyor..
Amerikan Genelkurmayı hemen Küba’ya saldırıp Sovyet füzelerini, askeri varlıklarını imha edelim, hiç bir şey ABD’nin güvenliğinden daha önemli değil, diyor.. ABD en yakınındaki Sovyet askeri varlığına saldırdığında başlayan savaşla Sovyetler de en yakınındaki ABD askeri varlığına saldıracak..
Şansımıza o zaman ABD’nin başında gelmiş geçmiş en iyi başkan olan, Ankara’da bir sokağa ismi verilen J.F. Kennedy var..
Bu sayede Paris konferansında kararlaştırılan füzelerin yerleştirildiği Çiğli başta olmak üzere ülkemizde bulunan daha bir çok Amerikan askeri varlığına saldırı ihtimali, yani gerçek bir yıkım ihtimali gerçekleşmiyor..
Kennedy ve ekibi süreci barışçıl yoldan sonlandırıyor..
Türkiye’de dönemin basınının doğru dürüst dile bile getiremediği kriz, biz ağır bir zarar görmeden atlatılıyor..
TO BE OR NATO BE
(Var olmak ya da NATO’yla olmak)
Ara başlıktaki bir duvar yazısı..
İlk okuduğumda Shakespeare’in Hamlet eserindeki ünlü tiradın başlangıç cümlesine yapılan nazire ile ses benzerliğini bu kadar güzel espriye bağlayan kişiyi takdir ettim..
Gerçekten de ABD demek NATO demekse Kissinger’ın ünlü tespitini doğrulamış oluyor bu duvar yazısı..
Onlarla düşman olmak çok kötü ama dost olmak ölümcül olabilir..
Bizim kamuoyu metaforuna çok yabancı değil mi?
Zira, bizim medyanın klasik halleri: NATO’dan çıkarsak başımıza gelecek felaketler (!) konuşuluyor..
Tuhaf tuhaf unvanlı adamlar çıkıp NATO’dan daha fazla NATO göz dağı veriyorlar..
Yok efendim, Kıbrıs’ta Rumlar NATO üyesi olursa ne yaparız, İsrail NATO üyesi olursa ne yaparızlar..
Gelsinler şu soruyu yanıtlasınlar..
Ukrayna-Rusya çatışmasında NATO’ya uysaydık başımıza ne gelirdi?
Montrö Sözleşmesi’ni delmek istediklerinde mesela isteklerine uysaydık ne olurdu?
En önemlisi de 1960 Ekim füzeleri krizinde Başkan Trump olsaydı ne yapardık?
Bakın, bizimki NATO düşmanlığı bakış açısı değildir..
Önemli olan Türkiye’nin gerçekçi temellerde stratejik konumlanmasıdır. O nedenle ABD’nin dahi işi bittiğinde rahatlıkla terk edebildiği bir mekana mabed gözüyle bakan akıl tutulmasını aşmamız gerekiyor..
Yani NATO konusunda ortaçağ dogmatizmini aşıp, aydınlanmaya ulaşmamız gerekiyor..
Zira, uluslararası jeopolitikte yeni yapılanma sürecinde hata affetmeyen bir viraja girmiş bulunuyoruz.
Adı NATO olsun olmasın, yeni kurulacak güvenlik paradigmasında Suriye’de yaşanan oldu-bittiye benzer bir durum yaratılırsa bunun bedeli çok ağır olur..
2011’den beri Suriye’de yaşanan süreci ve İsrail’e hediye ettiğimiz alanı hâlâ telafi edebilmiş değiliz ..
Düşüncelerin, projelerin Ankara’da üretilmediği zaman iyi bir oyun bozucu olmaktan başka çare kalmıyor..
Montrö ve Lozan gibi Türkiye’nin temel güvenlik paradigmalarını yok edecek düşüncelerin Ankara’dan çıkma olasılığı zaten yok..
Ama büyük hesaplaşma günleri yaklaştıkça da olağanüstü dikkat gerekiyor..
