Hızır orucu: Paylaşmanın imtihanı |
Hızır orucuna yaklaştığımız bu günlerde, bu kadim ibadeti yalnızca bir inanç pratiği olarak değil, bugün bize ne söylediği üzerinden yeniden ele alma gereği duyduk. Çünkü Hızır orucu, Alevi inanç dünyasında yalnızca bireyin Tanrı ile kurduğu bir ilişki değildir; insanın insanla kurduğu bağın da ölçüsüdür. Paylaşmanın, sabrın ve dayanışmanın sınandığı bu üç gün, toplumsal vicdanın aynasıdır.
Rumi takvime göre 31 Ocak, 1-2 Şubat; Miladi takvime göre ise 13-14-15 Şubat günlerine denk gelen Hızır orucu, yüzyıllardır bu topraklarda birlik ve beraberliğin simgesi olarak tutulur. Oruç tutulur, niyet edilir, lokmalar hazırlanır ve paylaşılır. Çünkü bu yol, lokmayı bölmeden ibadeti tamam saymaz.
Hızır orucunun anlamı, Ehl-i Beyt’in yaşadığı büyük bir paylaşma sınavında somutlaşır. Hz. İmam Hasan ve Hz. İmam Hüseyin hastalanır. Hz. Fatıma, evlatlarının şifası için Hz. Muhammed’in öğüdüyle üç gün adak orucuna niyet eder. Hz. Ali de bu niyete ortak olur.
Evde yiyecek yoktur. Hz. Ali günlük emeğiyle bir miktar buğday getirir. Hz. Fatıma bu buğdayı öğütür, üç güne böler. Ancak her akşam iftar vakti kapı çalar. İlk gün bir yoksul, ikinci gün bir yetim, üçüncü gün bir esir kapıya gelir. Her seferinde evdeki tek lokma, kapıyı çalana verilir. Ehl-i Beyt, üç gün boyunca orucunu suyla açar.
Bu üç gün boyunca ne bir serzeniş vardır ne de bir tereddüt. Çünkü mesele karın doyurmak değil, inancı ve insanlığı ayakta tutmaktır.
Dördüncü gün Hz. Ali, Hz. İmam Hasan ve........