Tarihin ve edebiyatın ayak izleri
Eski Yunan dünyasında tarih, bugünkü gibi kurumsallaşmış bir disiplin değildi. Edebiyatın bir kolu sayılıyordu. Yunanlılar için tarih yazmak, yaşanmış olayları kuru bir kronolojiye dizmekten ve nesnellik iddiası taşımaktan çok onları anlamlı ve bellekte kalıcı bir anlatıya dönüştürme sanatıydı. Bu yüzden Homeros’la Herodotos, destanla tarihçiliğin sınırında birbirine temas eden iki anlatıcı olarak okunmuştur hep.
Herodotos’un tarihçi değil logographos, yani söz ustası olarak anılması bilinçliydi ve nedeni budur. Olayların ardındaki ruhu yakalamaya çalışan bir anlatıcıdır Herodotos. Bugünkü anlamda tarihçi sayılamaz. Thukydides bile, daha katı bir gerçekçiliği savunmasına rağmen metnini tragedya duyarlığıyla kurmuş, konuşmaları bizzat kendisi yazmıştır. Çünkü ona göre tarih, yalnızca olmuş olanın değil olması gerekenin de yazılmasıydı.
Eski Yunan dünyasında tarihçiliğin üç temel öğeye yaslandığı söylenmelidir: ustalık (tekhné), temsil (mimesis) ve bellek (mneme). Bu üçlü, tarihin şiir ve tragedya ile akrabalığını açık eder; sahneleme yeteneğiyle ve estetik bütünlükle iç içe olduğunu gösterir. Zaten Platon’un şairleri ve tarihçileri aynı şüpheyle karşılaması, Aristoteles’inse Poetika’da şiiri tarihten daha felsefi bulması, tarihin edebî kökenine işaret eder.
Doğu dünyasında ise bambaşka bir eğilim gözleniyor. Fakat bu eğilim Eski Yunan tarihçiliğine basit bir karşıtlık olarak okunmamalı. Doğu’da tarihçilik, özellikle İran, Çin ve Arap-İslam geleneklerinde, tarihe çok daha devlet merkezli ve ahlaki-siyasal bir görev yüklüyor. Bu yüzden yapısı farklıdır.
İran’da Şehnâme yalnızca bir epik değildir; hükümdarlığın ilahî kökenini ve devletin sürekliliğini kuran büyük bir tarihsel anlatıdır. Çin’in hanedan yıllıkları da aynı biçimde, devlet düzeninin evrenle uyumunu kaydetmiştir. Arap-İslam tarihçiliğinde Taberî’den Birûnî’ye, hatta İbn Haldun’a kadar Doğu tarihçiliğinde anlatının omurgasını, olayların kendisinden çok onların düzenle, iktidarla ve siyasal hikmetle kurduğu ilişki belirler. Bu iki gelenek arasında gerçek fark, hikâyenin hangi düzlemde kurulduğundadır: Yunan tarihçisi insanın eyleminin dramını sahneler; Doğu tarihçisi düzenin nasıl ayakta........
