Kayıp bir kitabın ardından
Niyetim böyle bir yazı yazmak değildi; doğrusu, aklımın ucundan bile geçmemişti. Ama planladığım yazıyı kaleme alabilmem için ihtiyaç duyduğum kitabı kütüphanemde bir türlü bulamadım. Neredeyse yarım saat boyunca aradım. Üstelik kütüphanemin dağınık olduğunu da söyleyemem—en azından benim için. Dışarıdan bakan biri belki epey dağınık bulur; oysa o dağınıklık benim düzenim. Yine de aradım taradım ve bulamadım. Büyük ihtimalle birine ödünç vermiştim. Geri dönmeyen onlarca kitabın arasına karışmış olmalı.
Kitaba ne oldu, kime vermiştim—yenisini elbette edinebilirim ama içindeki notlarım… Bunları düşünürken, aklıma Engels’in bir mektubu geldi. Mektup, 18 Mayıs 1859’da Manchester’dan Ferdinand Lassalle’a yazılmıştı. Lassalle, bilindiği gibi, 19. yüzyıl Almanya’sında işçi hareketinin önde gelen isimlerinden biriydi; sosyalizmin kuruluşunda devletin rolü üzerine özgün düşünceler geliştirmiş, aynı zamanda tiyatro eserleri de kaleme almıştı. Engels’in sözünü ettiğim mektubu ise, Lassalle’ın en bilinen yapıtlarından biri olan Franz von Sickingen üzerineydi.
YARGIYI ERTELEMEK
Engels, mektubun başında, Sickingen hakkında görüşünü daha önce bildirmemiş olmasının nedenleri üzerinde durur. Bu gecikme kayıtsızlıktan değil, tersine, böyle bir eser karşısında acele bir hüküm vermek istememesinden kaynaklanır. Dönemin yoğunluğu içinde, yıllardır bu ölçüde dikkatle okunmayı hak eden bir yapıtla pek karşılaşmadığını da söyler. Bu yüzden eseri alelacele değil, ayrıntılı ve sağlam bir kanıyla değerlendirmeyi seçmiş, hükmünü de bu nedenle ertelemiştir. Zaman zaman eline geçen kimi İngiliz romanları, bütün edebî ve tarihsel önemlerine rağmen, onda aynı ölçüde bir dikkat ve ilgi uyandırmamıştır; bu da Lassalle’ın yapıtının onda uyandırdığı etkiyi anlamımızı sağlar.
Devamında Engels, uzun bir edilginlik döneminden sonra yargılama gücünün köreldiğini, bir kanı söylemeye hazırlanmasının zaman aldığını itiraf eder. Buna rağmen Sickingen’in sıradan yapıtlar gibi geçiştirilemeyecek kadar önemli olduğunu, konusu ve işlenişi bakımından gerçek bir Alman ulusal draması niteliği taşıdığını söyler. Yapıt, ilk ve ikinci okuyuşunda onu büyük ölçüde coşturmuştur; hatta zevkinin köreldiği “kıraç zamanlarda” bile kendisini güçlü biçimde etkilemiştir. Bu yüzden metni hemen hükme bağlamak yerine bir kenara koyup yeniden dönmüş, ancak böylece tam anlamıyla nesnel ve eleştirel bir değerlendirme yapabileceğini düşünmüştür.
KİTAPLARIN YAZGISI
Bütün bunları söyledikten sonra Engels, kitabı bir süreliğine kimi tanıdıklarına ödünç verdiğini de anlatır. İlk bakışta bu, yapıtla arasına bilinçli bir mesafe koyma, yargısını biraz soğutma ve daha serinkanlı bir değerlendirmeye ulaşma isteği gibi düşünülebilir. Nitekim hemen hüküm vermekten kaçınan biri için böyle bir yöntem şaşırtıcı değildir. Ama işin içine başka bir güçlük de girer: Kitap geri gelmez. Engels de sonunda onu âdeta zorla geri almak zorunda kalır. Böylece metinle kurduğu ilişki yalnızca düşünsel bir değerlendirme süreci olarak kalmaz; burada başka bir macera daha vardır: Kitabın birkaç kez okunması, kimi tanıdıklara verilmesi, geri dönmemesi ve nihayet zorla geri alınması…
Engels bu noktada, Terentianus Maurus’a atfedilen o ünlü Latince sözü anar: Habentsuafatalibelli — kitapların da kendi yazgısı vardır. Bu söz, mektubun akışı içinde, sıradan bir gönderme değildir kuşkusuz. Çünkü hemen ardından gelen cümleyle söz, somut ve neredeyse gündelik bir anlamla dolup taşar: Engels, ödünç verilen kitapların pek azının geri döndüğünü söyler. Böylece “kitapların yazgısı”, artık soyut bir deyiş olmaktan çıkar. Ödünç verilen, kaybolan, geciken, sahibine güçlükle dönen ya da hiç dönmeyen kitapların tanıdık hikâyesidir artık bu.
TANIDIK VE ESKİ DERTLER
Engels’in sözünü ettiği “kitapların yazgısı” meselesi, bir anda benim kendi küçük hikâyemin de içine giriverdi. Çünkü aradığım o kitaba gerçekten ihtiyacım vardı. Hoş, ihtiyacım olmasa da pek bir şey değişmeyecekti. Yalnızca yokluğu, tam da ihtiyaç anında, kendini daha keskin hissettirdi. Bazı kitaplar okununca bitmez. Hatta denebilir ki onların asıl yazgıları okunduktan sonra başlar. O kitap, hangisiyse, belli anlarımıza, zihnimizin belli kıvrımlarına, hiç değilse elimizin alışkanlığına karışır. Sonra bir gün yerinde bulamayız. İşte o zaman kaybolanın yalnızca bir nesne olmadığı, insana acı bir açıklıkla görünür. Yenisi edinilebilir belki; ama aynı kitap değildir o.
Benim yarım saat boyunca kütüphanede dolaşıp durmam da biraz bundandı galiba. Engels’in mektubunu hatırlayınca, bunun ne kadar tanıdık ne kadar eski bir dert olduğunu düşündüm. Ödünç verilen, geri gelmeyen kitaplar… Her birinin ayrı bir yazgısı var gerçekten.
* * *
Bu yazıyı yazarken kendimi şöyle avuttum: Kaybolan bir kitaptan bir yazı çıktı. Öyleyse, ey kitabımı alıp ortadan kaybolan arkadaş, bu metinde senin de payın var.
