Aşkın sürgünü 2: Sınıfı ölçü almak |
Bir parantezle başlıyorum: Geçen yazımda aşkın Aristoteles’in etik mimarisinden nasıl elendiğini anlatmaya çalışmıştım. Şimdi, neden elendiğine bakabiliriz. Parantezi kapatıyorum.
Aristoteles’in tezinin, salt bir kavramsal ayıklanmadan ibaret olduğunu düşünürsek yanılırız. Çünkü aşkın dışarıda bırakılması, polis’in hayatına dair bir kararın etik teoriye aktarılmasından başka bir şey değildir. Erdeme dayalı dostluk, antik kentin “özgür yurttaş”ları arasındaki bağın gereğiydi; köleler, kadınlar, yabancılar bu en yüksek dostluğun dışındaydı. Aşk ise bu hiyerarşik düzeni baştan tehdit ediyor, eşitsiz tarafları beklenmedik bir biçimde birleştiriyor ve sınıflar arası sınırları gevşetip ölçünün koruduğu mesafeleri eritiyordu. Lukács’ın tarihsel-toplumsal totalite dediği şey içinde Aristoteles’in dostluk kuramı, ölçülü bir özgürlükten ziyade ölçülü bir kapatmadır. Çünkü ahlaki kavramlar da sınıfların kavramlarıdır. Aristoteles’in ölçüsü, antik polis’in köleci-yurttaş düzeninin etiğe çevrilmesidir.
EROSUN SÜRGÜNÜ
Bu bağlamda, sekizinci kitabın başında geçen bir tartışmayı aktarmam anlamlı olacak. Aristoteles, dostluğa kaynaklık etmesi gereken benzerlik ile karşıtlık ilkelerini, Empedokles’ten ve Herakleitos’tan miras alındığı biçimleriyle ele almakta ve ardından hızla onları bir kenara fırlatmaktadır. Empedokles için sevgi kozmosun ana ilkelerinden biriydi, nesneleri birbirine bağlayan, dünyayı dünya yapan kuvvetti. Herakleitos’ta ise karşıtların çekimi vardı. Bu iki düşünür için sevgi ya da çekim, kâinatı düzenleyen kozmolojik ilkelerdi. Aristoteles bunları çözümlenmiş olmaktan çıkararak tartışmayı küçük, yurttaş ölçeğindeki bir karakter etiğine indirgemektedir. Aşkın kaynağı olabilecek bütün bir doğa felsefesi, böylece dostluk faslına bir dipnot olarak iliştirilir. Önceki yüzyılların kozmosu yöneten gücünü orta yol kuramının sınırları içinde bekletmek, başlı başına bir........