Aşk türün kölesi mi
Schopenhauer’ın Cinsel Aşkın Metafiziği’ni okurken oldukça zorlandım. Çünkü Schopenhauer aşkı açıklamak iddiasıyla yazdığı bu kitapta, aşkı giderek daha uzak bir şey hâline getirmiş. Aşkı ne kadar çok anlatırsa aşk o kadar uzaklaşıyor. Sonunda mesafe o kadar açılıyor ki onu görmek imkânsız hâle geliyor.
İNDİRGEMENİN BÖYLESİ…
Yine de Schopenhauer’ın kitabının önemini yadsımak mümkün değil. Çünkü aşkı bütünüyle tinsel, yüceltilmiş, bedenden arındırılmış bir deneyim olarak kavramanın ne denli kör bir soyutlama olduğunu göstermek için tuttuğu yol, kendi döneminde gerçek bir cesaret işiydi. Aşkın bedensel kökenlerine, cinsel itkinin evrenselliğine dikkat çekmesi, Romantizmin aşkı bulutlara çıkardığı bir çağda, ciddi bir iş olarak okunabilir. Ama Romantizmin aşkı mistifiye etmesine karşı çıkan Schopenhauer’ın, dönüp dolaşıp aşkı başka bir gizemli güce, türün koruyucu ruhuna teslim ettiğinin altını çizmem gerekiyor.
Schopenhauer’ın anlatısı, yanılsama ve içgüdü kavramlarıyla çalışıyor: Bunların biyolojik, doğal, açıklanabilir şeyler olduğunu ima ediyor. Oysa türün ruhu, metnin içinde giderek anonim, kişiliksiz ama her şeye muktedir bir özneye dönüşüyor. “İki aşığın arzulu bakışlarının buluşmasında yeni bir varlığın hayat kıvılcımı tutuşur” diyen Schopenhauer, biyolojik bir süreci betimliyor gibi görünüyor ama bu kıvılcımı tutuşturan türün ruhuysa, bireysel deneyimin bütününü bu ruha devreden........
