Sinema salonsuz festivaller
Her geçen gün hemen hemen her alanda “Nerede o…” diye başlayan cümlelerin girişini çok sık kullanmaya başladık. Kullanma nedenimiz geçmişi duyulan özlemden -yani nostaljiden- ya da geçmiş yaşam kurgumuzda yer edinmiş kimi değerlerin bir bir yaşamımızdan çıkıp gitmesinden daha çok, zamana karşı değişim dönüşümlerinden, eski tat ve renklerinden yoksun oluşlarından dolayıdır.
Zaman, çoğu kez olumlu yönde yapmıyor değişim/dönüşümleri, kimi zaman iyi olanı, doğru olanı da birçok nedenlerden ötürü zorunlu olarak farklı bir biçime sokabiliyor. Elbette ki bu değişim ya da dönüşümler keyfi değil, çoğu zaman koşulların diretmesi ya da yeterli olmamasından kaynaklanıyor. Derken yaşamımızın her evresinde önemli bir yeri olanlar kimi zaman öylesine değişip dönüşüyor ki, ondan aynı zevki almamız neredeyse olanaksız oluyor…
Değişen yalnızca her seferinde “nerede o…” dediğimiz bayramlar, ya da şimdilerde nostaljinin değişmez malzemesi olan yazlık ya da bahçe sinemaları değil. Hemen hemen eskiye ilişkin olan her bir şeyde… İnanın değişmeyenleri saymak, değişenleri saymaktan çok daha kolay… Sinema festivallerinin bundan pay alması elbette ki düşünülemezdi. Onlar da zamanın ruhuna uyarak her geçen yıl, bir öncesinden farklılıklar taşıyan etkinlik ve düzenleriyle bu değişimden paylarını düşenleri aldı.
İSTANBUL FİLM FESTİVALİ VE YİTİRİLEN COŞKU
Örneğin, 1982 yılından bu yana İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı (İKSV) tarafından yapılan İstanbul Film Festivali de bunlardan biri. Dile kolay tamı tamına 45 yıllık bir festival. Değişim ve dönüşüme uğramayacak da ne olacak, diyenler de çıkabilir. Ve haklıdırlar. Ancak eski tadından ve renginden çok şeyler yitirdiğini görmemek de pek mümkün değildir. Bir düşünün eski festivallerden bir günün coşkusunu. Bir yanda Dünya, Fitaş, Alkazar, Atlas, Site, Konak, Sine Pop ve de Emek sinemaları, öbür yandan Kadıköy’deki Reks, Süreyya ve diğer sinemalar… Elinizde daha önceden özenle hazırlanmış festival programıyla deyim yerinde ise tuğla büyüklüğünde festival kataloğu, sinemalar arasında koşuşturup duruyorsunuz. Hele hele 6.45 Emek Sineması’nın seansları. Yeşilçam Sokağı’nda bir garip telaş. Sinemaya girmek mümkün değil. Bir yanda karaborsacılar, öbür yanda uzayıp giden kuyruklar. Sinema işletmecisi İsmet Bey’le unutulmaz müdürü Hikmet Bey’in sinema içindeki ofisinin önünü ise davetiye için bekleyenler. Ya sinemanın içi; yalnızca festivalden festivale gördüğünüz festival tiryakileri, yönetmenler, yazarlar, çizerler, dostlar vs….
KÜÇÜLEN SALONLAR VE KAYBOLAN BELLEK
Şimdi bunların hiçbiri yok. Eliniz boş, bir küçük salondan bir diğerine hiç kimseleri görmeden film izleyip çıkıyorsunuz. Salonların çoğunlukla küçük olması kapanıp giden onca devasa salondan, elinizin boş olması program dergisi ve katalogların bir hayli maliyetli olup artık yapılmamasından, rengin coşkunun her yıl azalması ise biraz Emek gibi ikonik salonların artık tarihe karışmasından ötürü oluyor.
Artık çoğu festival, olmazsa olmaz konumunda olan katalog basımına sıcak bakmıyor. (Bazı festivaller bunun nedenini çevreye duyulan saygıdan ötürü derse de sakın inanmayın. Asıl neden ekonomik.) Oysaki festivalleri geleceğe taşıyan, onların bir açıdan belleği olan kataloglar, yalnızca festivaller için değil, literatürden yoksun bir sinema ortamımız için de sayısız zenginlikler içeren bir değerdi. Ne yazık ki onlar da yok olup gitti…
FESTİVALLERİN AMACI SORGULANMALI
Kapıları sokağa açılan devasa salonların birer birer yok olup, çeyrek asırdır sinemayla ilgili hiçbir süreli yayının olmadığı, ana akım filmlerinin neredeyse tükendiği bir ortamda her yıl sayıları giderek artan film festivallerinin birçoğunun sinema ortamımız için büyük yararlar sağladığı tezinin de giderek tartışılması gerektiğine inananlardanım. Festivaller ya gereği gibi yapılmalıdır, ya da yapılma nedenleri araştırılmalıdır. Kısacası festivalleri festival tadında izlemek giderek daha da tatsızlaşıyor.
