menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Şiddetin şekerlenmesi: Zararsızlaştırılmış faşizm

25 1
09.02.2026

Günümüz faşizminin en dikkat çekici yönlerinden biri, şiddet ve zulüm çağrışımlarının maskelemesi, yani şiddetin “şekerlenerek” sunulmasıdır. Futbol izlerken ulusal özdeşleşmeyle atılan faşist sloganlar, kullanılan semboller “zafer sevinci” ve “coşku” içerisinde eritilir. Böylece faşist söylem, neşeli bir kutlamanın parçası gibi sunulur. Bu hâlliyle insanlar —hatta sol eğilimli veya demokrat olduğunu düşünen kişiler bile— farkında olmadan faşist sloganlara eşlik eder hâle gelir. Toplumun belli kesimlerinin yıllarca korku, zulüm ve linçle ilişkilendirdiği semboller “çocukça bir sevimlilik” maskesiyle yeniden dolaşıma girer. Bu da onları görünmez kılar.

Hitler’in sevimlileştirilmesi: Unutuşun çöküşü

Hitler, modern tarihin mutlak kötülüğünün sembolüdür: 50 milyon ölüm, soykırım, savaş, işkence… Fakat sosyal medyada Hitler üzerine yapılan bir espri, bir karikatür —Hitler’i gülünebilir bir figüre dönüştürmeye başlar. Hitler’e gülmek, Hitler’i zararsızlaştırır. Bir figüre güldüğümüzde, onun temsil ettiği dehşetin duygusal ağırlığı azalır. Bu da faşist sembollerin kültürel hafızadaki itibarsızlaştırma etkisini kırar.

Sosyal medya fenomeni faşistler: “Zararsızlık” illüzyonu

Günümüz faşizminin en özgün fenomenlerinden biri de sosyal medyada ortaya çıkan “faşist fenomenlerdir.” Bu kişiler fıkra anlatır, sempatik hikâyeler paylaşır, ablalık ya da ağabeylik rolüne bürünür, ama aynı zamanda faşist söylemleri yayar. Yeni faşist lider tipi artık Führer figürünü andırmaz: çatık kaşlı, buyurgan, askeri disiplinle konuşan bir otorite değildir. Tam tersine, gündelik hayatın içinden biri gibi görünen; “normal”, hatta zararsız izlenimi veren figürlerdir bunlar. Sosyal medyada rastladığımız ve hazır cevap, alaycı, saldırgan, aşağılayıcı bazı fenomenler bu türün yeni tipin örnekleridir. Bu figürler toplumsal öfkeyi yönetir, yönlendirir ve yükseltir. Kimi zaman haksızlığa uğramış birinin hakkını savunuyormuş gibi konuşurlar. Ancak amaç hakikati savunmak değil; bir duygusal atmosfer kurmak ve öfkeyi siyasal bir sermayeye dönüştürmektir. Bu nedenle onları “şaka yapan, sivri ama etkisiz figürler” olarak görmek büyük bir yanılgıdır. Gündelik hayatın içine yayılan bu “zararsız” şiddet dili, kitlesel faşizmin altyapısını adım adım örer. Sosyal medyadaki faşist fenomenler yalnızca kendi taraftarlarına değil, muhaliflere de yoğun duygulanımlar üretir. Amaç ikna etmek değil; öfke, tiksinti ve tehdit hissi yaratmaktır. Bu nedenle hedef kitle yalnızca “biz” değildir; “onlar”, yani ötekiler de bu duygusal iklimin içine çekilir. Faşist fenomenler kamusal alanı bir duygusal savaş alanına dönüştürür. Sabah uyandığınızda kime ve neden öfkeleneceğiniz giderek bu figürler tarafından belirlenir hâle gelir. Kişi farkında olmadan bu duygu üreticilerine bağımlılaşır. Sosyal medyada faşist fenomenler, adeta birer duygu menajeri gibi çalışır: Öfkeyi dağıtır, tiksintiyi organize eder, tehdit hissini canlı tutarlar.

Bu noktada karşımıza çıkan şey klasik faşizmden ziyade mikro-faşizmdir. Mikro-faşizm, yukarıdan aşağıya dayatılan bir rejim olmaktan çok, gündelik hayatın içine sızan, sıradan ilişkilerde, dilde, espride ve duygulanımda üreyen bir iktidar biçimidir. Artık baskı tanklarla değil; duygu dolaşımıyla kurulur. Sosyal medyadaki faşist fenomenler bu dolaşımın merkezindedir. Onlar fikir üretmez; duygu üretir. Öfke, tiksinti, aşağılanma ve tehdit hissi sürekli yeniden dolaşıma sokulur. Bu duygular, rasyonel bir muhakemenin değil, bedensel ve ilksel tepkilerin alanına hitap eder. Böylece siyaset, düşüncenin değil, sinir sisteminin meselesi hâline gelir. Burada duygulanımsal bulaşma devreye girer. Öfke gerekçeyle değil, temasla yayılır. Bir videonun tonu, mimik, ses yükselmesi, alaycı bir kahkaha; hepsi izleyicinin bedeninde yankı bulur. İnsan neye öfkelendiğini tam olarak bilmeden öfkelenmeye başlar. Duygu, nesnesinden kopar ve serbestçe dolaşır. Bu da faşist dilin en güçlü yanıdır: Hedef değişebilir ama duygu sabit kalır. Bu süreç aynı zamanda bir bağımlılık ilişkisi üretir. Sürekli öfke uyaranı alan zihin, sakinliği tehdit olarak algılamaya başlar. Öfke bir tür canlılık hissi sağlar; kişi kendini “uyanık”, “bilinçli”, “tehlikeyi gören” biri olarak deneyimler. Böylece faşist fenomen, yalnızca bir kanaat önderi değil, bir duygusal regülatör işlevi görür. Kime kızılacağını, ne zaman tiksinileceğini, neyin tehdit sayılacağını belirler.

Bu durum, içsel çatışmaların dış düşman figürleri aracılığıyla düzenlenmesidir. Dayanılmaz içsel belirsizlik, dışarıda net ve kişiselleştirilmiş düşmanlara bağlanır. Bu nedenle faşist söylemde düşman asla soyut değildir; hep yüzü, adı, sesi vardır. İçsel kaos, dışsal bir savaşa çevrilir. Sonuçta faşizm burada bir ideoloji olmaktan çıkar; bir ruhsal organizasyon biçimi hâline gelir. İnsan, kendi duygulanımını taşıyamadığı için onu başkasına devreder. Sabah ne hissedeceğini, kime öfkeleneceğini, neyin tiksinti uyandıracağını belirleyen bu figürler; bireyin iç dünyasında bir tür vekil benlik gibi çalışır. Bu yüzden yeni faşizm bağırmaz, emir vermez, üniforma giymez. Güler, alay eder, “sadece söylüyor” gibi yapar. Ama tam da bu yüzden daha derine işler. Çünkü artık mesele itaati sağlamak değil; iç dünyayı ele geçirmektir.

Milliyetçiler faşistliği reddeder

Türk faşizmi kendisini çoğu zaman ırkçı olmamakla övünerek tanımlar. Bu iddiayı desteklemek için de Amerika’daki ya da Almanya’daki ırkçılığı sıkça kınar; siyahlara yönelik zulme karşı duygusal methiyeler düzer. Yani uzaktaki ırkçılıklara karşıdır. Bu sayede kendi bağlamındaki ayrımcılığı görünmez kılar. Irkçı olmadığının bir başka “kanıtı” olarak da kendisini milliyetçi ve vatansever olarak adlandırır. Faşizm, bu noktada isim değiştirme yoluyla kendisini masumlaştırır: “Faşist” değil, “milliyetçi”, “vatansever”, “ülkücü”dür. Güzel ve anlamlı etiketler, şiddetli ideolojik içeriğin üzerini örter.

Oysa biz ve onlar ayrımına dayanan, dünyayı ikili karşıtlıklar üzerinden algılayan (‘faşizm bipolardır’, Simon Strick’in Rechte Gefühle (=Sağcı Duygular, 2017), ötekini sistematik biçimde negatif özelliklerle tanımlayan her anlatı faşisttir. Faşizmin turnusol kâğıdı, tam da burada yatar: Öteki nasıl tanımlanıyor? Ötekiyle göz hizasında, eşit ve simetrik bir yaşam mümkün görülüyor mu? Yoksa öteki sürekli aşağıda, tehditkâr, kontrol edilmesi gereken bir varlık olarak mı konumlandırılıyor? Faşist hareketlerin ortak özelliklerinden biri de feminizm düşmanlığıdır. Faşizm, erkek egemenliğini yeniden tesis etmeyi ve erkekliği ideolojik olarak onarılacak bir yara gibi ele alır. Erkekliğin krizini toplumsal dönüşümlerde değil, kadınların ve feminist hareketlerin “haddini aşmasında” bulur. Bu nedenle faşizm, patriyarkanın restorasyon projesidir.

Aynı mantıkla faşistler çevre talanına ve ekolojik yıkıma kayıtsız kalır; doğayı sınırsızca sömürülebilecek bir kaynak olarak görürler. LGBTİ düşmanlığı, bu hareketlerin neredeyse tamamında birleştirici bir ortak paydadır. Aile kutsanır, yüceltilir, dokunulmaz ilan edilir. Oysa ailenin çoğu zaman şiddetin, istismarın ve baskının en yoğun yaşandığı kurumlardan biri olması, faşist anlatının ilgi alanında değildir. Zaten bu “pisliğin” üzerini örtmek, faşist ahlakın temel işlevlerinden biridir. Faşist anlatılar da kendilerini kadınlardan yana gibi de sunar. Ama bu destek........

© Artı Gerçek