Kürtler ne istiyor? (2) |
Ben çocuktum. Bazen hastalanırdım. Günlerce acı çektiğim olurdu. Annem acılarıma merhem olmaya çalışır, elinden geleni yapardı. Ama işe yaramadığında onda bir çaresizlik belirirdi. Çaresizlik, çözümsüzlük ve insanın o hâle mahkûm olduğunu hissetmesi — kaçamamak, müdahale edememek — başlı başına travmatik bir durumdur. Annem de bu travmayla baş edebilmek için başka bir yola sapardı: Abarttığımı söylerdi. Acı çekmediğime beni ikna etmeye çalışırdı. Acıyı yok sayarak acıyı ortadan kaldırabileceğini umardı. Ama acı, yok sayılınca geçmez. Acımın değersizleştirilmesi, görülmemesi ve inkâr edilmesi bende yalnızca öfke yaratmıyordu; aynı zamanda anneme yük olmanın suçluluğunu ve mahcubiyetini de omuzlarıma bindiriyordu. Böylece acı, yalnızca bedende değil, ilişkide de ağırlaşıyordu. Baş ağrısı geçer, ateşli o hastalık da geçer. Hiçbir izi kalmaz insanda ama acının tanınmaması, acıdan daha kalıcı izler bırakır. Tanıksız bırakılan acı, travmatik bir iz hâline gelir ve zamanla başka duyguların — suçluluğun, utancın, öfkenin — içine sızarak varlığını sürdürür.
Toplumlar da çoğu zaman annem gibi davranır. Birileri, bir grup, bir halk acı çektiğini söylediğinde verilen tepki şaşırtıcı biçimde aynıdır: Acı çeken, acı çekmediğine ikna edilmeye çalışılır. Kürtler yaşadıkları sorunları anlattığında, bazı Türklerin hemen acı yarıştırmaya başlaması tesadüf değildir. “Bize yapılmıyor mu?” “Sadece Kürtler mi acı çekiyor?” hatırlatmaları bu savunmanın parçasıdır. Süleyman Demirel’in yıllar önce kurduğu “Kürtlere kötülük yapılıyor da Türklere yapılmıyor mu?” cümlesi, tam olarak bu refleksi özetler. Burada yapılan şey acıyı anlamak değil, acıyı geçersiz kılmaktır. Devlet ve çoğunluk, Kürtleri acı çekmediklerine ikna etmeye çalışır: “Hangi özgürlüğünüz yok?” “Sorun feodaliteniz.” “Sorun modern olamamanız.” “Sorun sizsiniz.” Böylece mesele yapısal bir şiddet olmaktan çıkarılıp, mağdurun kusuruna dönüştürülür. Oysa Kürtlerin beklediği şey savunma değildir; karşılaştırma hiç değildir. ‘Sen iyisin, sen acı çekmiyorsun’ diyen devlet, Türkler… Kürtlerin beklediği, çok basit ama çok zor bir sorudur:
“Nasılsın, ne derdin var?”
Toplumsal düzeyde sıkça karşılaşılan savunma biçimlerinden biri acı yarıştırma, ya da başka bir ifadeyle mağduriyet rekabetidir. Bu mekanizmada, bir grubun yaşadığı acı tanınmak yerine, başka acılarla karşılaştırılarak geçersizleştirilir. “Sadece siz mi acı çektiniz?”, “Bize yapılmadı mı?” soruları, empati üretmez; tam tersine, acının meşruiyetini ortadan kaldırır. Bu, öznenin başkasının acısına tanıklık edemediği anlarda başvurduğu bir savunmadır. Çünkü başkasının acısını kabul etmek, kendi konforunu, kendi masumiyet anlatısını ve kendi konumunu sorgulamayı gerektirir. Mağduriyet rekabeti, acıyı paylaşmanın değil, acıyı mülkselleştirmenin bir yoludur. Acı burada sınırlı bir kaynak gibi düşünülür: Eğer ötekinin acısı tanınırsa, benim acım değersizleşecekmiş gibi bir kaygı devreye girer. Oysa tanınan acı azalmaz; aksine, tanınmayan acı patolojik biçimler alır. Ama rekabet mantığında amaç iyileşme değil, üstünlüktür. Kimin daha çok acı çektiği üzerinden kurulan bu yarış, hakikati değil hiyerarşiyi üretir. Bu mekanizma, özellikle devlet şiddeti söz konusu olduğunda işlevseldir. Çünkü acı yarıştırıldığında, yapısal şiddet görünmez hâle gelir. Sorun artık “kimin daha çok acı çektiği” meselesine indirgenir; oysa asıl soru “bu acıyı kim, hangi koşullarda ve hangi iktidar ilişkisi içinde üretti?” sorusu olmalıdır. Mağduriyet rekabeti, faili tartışma dışı bırakır; devleti, sistemi ve iktidarı görünmez kılar. Kürtlerin yaşadıkları anlatıldığında verilen “ama Türklere de…” tepkisi tam olarak bu nedenle işlevseldir. Bu cümle, acıyı anlamaya değil, acıyı kapatmaya hizmet eder. Böylece acı, toplumsal bir mesele olmaktan çıkar, karşılıklı sızlanmaların arasında erir. Oysa Kürtlerin talebi, acılarını başkalarının acılarıyla kıyaslamak değildir; yaşadıklarının tanınmasıdır. “Bize de yapıldı” demek, “size yapılanı inkâr ediyorum” demenin başka bir yoludur. Acı yarıştırma, tanıklıktan kaçıştır. Tanık olmak, başkasının acısını düzeltmeye çalışmadan, yarışa sokmadan, savunmaya geçmeden dinleyebilmeyi gerektirir. Ama bu toplumda acıya tahammül etmek yerine acı yarıştırılır. Böylece ne ötekinin acısı duyulur ne de toplum kendi şiddetiyle yüzleşmek zorunda kalır. Bu nedenle acı yarıştırma, masum bir refleks değil; ideolojik bir savunmadır. Ve her ideolojik savunma gibi, iyileştirmez; yalnızca inkârı yeniden üretir.
Zulmün Anamnezi
Hasta, problemli ya da sürekli kriz hâlinde olan anne babalarla büyüyen çocuklar ne yapar? Sándor Ferenczi bu durumu tanımlamak için çarpıcı bir kavram kullanır: ıstırap ya da acı terörü. Anne ya da baba sürekli hastaysa, çocuk onları devamlı zayıf, kırılgan ve korunması gereken varlıklar olarak deneyimler. Hastalık yalnızca bir bedensel durum değildir; aynı zamanda örtük bir mesaj taşır: “Ben hastayım, beni koru, kolla.” Bu durumda çocuk, ebeveynleşir. Roller yer değiştirir. Çocuk, anne babayı ayakta tutmaya, onları sakinleştirmeye, kızdırmamaya, daha fazla dağılmamalarını sağlamaya çalışır.
Ama burada asıl yıkıcı olan şudur: Çocuk bu hastalığa bir çare üretemez. Ne kadar çabalarsa çabalasın, anne babanın derdini çözemediğini fark eder. Üstelik bu aile ortamında çocuğun kendisi de yeterince görülmez; ilgi sürekli “hasta olana” yönelmiştir. Çocuğun ihtiyaçları ertelenir, bastırılır, görünmez olur. Ferenczi’nin “acı terörü” dediği şey tam olarak budur: Çocuğun, çözüm üretemediği bir ıstırabın ortasında hem sorumluluk yüklenmesi hem de çaresizliğe mahkûm edilmesi. Bu durum çocuk için sessiz ama sürekli bir psikolojik terör alanı yaratır.
Devletin Kürtlerle ve Alevilerle kurduğu ilişki, bu acı terörünü andırır. Sürekli kriz üreten, sürekli yakınan, sürekli “tehdit altındayım” diyen bir devlet… Bir türlü iyileşmeyen, sürekli bunalım yaşayan, yetişkin gibi davranamayan, sorun çözmeyen, bahane üreten, öfkeli ve tahammülsüz bir ebeveyn figürü. Devlet bir yandan zulüm üretir, diğer yandan da kendisini korunması gereken kırılgan bir özne gibi sunar. Böyle bir ilişkide azınlıklar, zulmü yaşasalar bile devleti “daha fazla kızdırmamak”, “daha kötü olmaması için” dikkatli davranmak zorunda bırakılır. Tıpkı hasta ebeveynini korumaya çalışan çocuk gibi. Bu tabloda asıl travmatik olan, yalnızca maruz kalınan şiddet değil; şiddeti uygulayanı korumaya zorlanmaktır. Çocuk, babayı ya da anneyi kaybetmemek için kendi öfkesini, acısını, itirazını bastırır. Kürtler ve Aleviler de benzer bir çifte bağ içinde tutulur: Hem zarar görürler hem de zarar vereni kollamaya çağrılırlar. İşte Ferenczi’nin tarif ettiği acı terörü, burada toplumsal bir ilişki biçimine dönüşür.
Parentifikasyon, çocuğun gelişimsel olarak kendisine ait olmayan ebeveyn işlevlerini üstlenmek zorunda kalmasıdır. Bu, bakım veren ile bakılan arasındaki sınırın ihlali anlamına gelir. Çocuk, ihtiyaçlarının karşılanacağı güvenli bir konumda olmak yerine, ebeveynin duygusal, bedensel ya da psikolojik ihtiyaçlarını düzenlemekle yükümlü hâle gelir. Böylece bakım tek yönlü olmaktan çıkar; çocuk, bakımın taşıyıcısına dönüşür. Parentifikasyon iki düzeyde işler: araçsal ve duygusal. Araçsal parentifikasyonda çocuk, somut sorumluluklar üstlenir; evin düzenini sağlar, kardeşlere bakar, yetişkin işlevleri yerine getirir. Duygusal parentifikasyonda ise daha yıkıcı bir süreç devrededir: Çocuk, ebeveynin kaygısını yatıştıran, öfkesini regüle eden, kırılganlığını taşıyan bir nesneye dönüşür. Ebeveynin “iyi olma” hâli, çocuğun davranışlarına bağlanır. Çocuk, ebeveyni üzmemek, kızdırmamak, dağıtmamak için kendi duygularını bastırır. Bu durumda çocuğun yaşadığı temel deneyim şudur: Ben ancak seni taşıdığım sürece varım. Sevgi, koşulsuz bir bağ değil; işlevsel bir ödüle dönüşür. Çocuğun öfkesi, itirazı, talebi tehdit olarak algılanır. Çünkü ebeveynin bütünlüğü, çocuğun suskunluğuna bağlıdır. Ferenczi’nin sözünü ettiği “acı terörü” tam da bu noktada devreye girer: Çocuk, çözemediği bir ıstırabın ortasında hem sorumluluk yüklenir hem de çaresiz bırakılır. Parentifikasyonun gelişimsel bir kazanım değil; bir hayatta kalma düzenlemesidir. Bu çocuklar sıklıkla “olgun”, “fedakâr”, “dayanıklı” olarak tanımlanır; oysa bu özellikler, erken ve zorunlu bir olgunlaşmanın ürünüdür. Parentifikasyona uğrayan çocuk nasıl hasta ebeveynini korumak zorunda hissediyorsa, azınlıklar da sürekli kriz üreten, kırılgan ve öfkeli bir devleti kollamak zorunda bırakılır. “Daha kötü olmasın”, “ortam gerilmesin”, “devlet kızmasın” kaygısı, itirazın önüne geçer. Böylece şiddete maruz kalan özne, şiddet uygulayanın duygusal yükünü de taşımaya zorlanır.
Çocukları kızdırma oyunu… Altı yaşındaki........