menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Irkçılık bir hastalık mıdır? (3) Psikanalizin konusu insandır

37 0
27.04.2026

İnsana ait olan hiçbir şey psikanalizin dışında değildir. Her duygu, her davranış, her ilişki biçimi—kısacası insanın kurduğu tüm iç ve dış dünyalar—psikoanalitik düşüncenin ilgi alanına girer. Bu nedenle ırkçılığın psikanalizin konusu olmaması zaten düşünülemez. Psikanaliz, başlangıcından itibaren yalnızca bir iyileştirme tekniği olmamıştır. O, bir çözümleme biçimi olduğu kadar bir teşhir pratiğidir de. Aynı zamanda kışkırtıcı bir yön taşır; kültürün temellerini oluşturan örtük kabulleri ve çoğu zaman görünmez kılınmış yalanları açığa çıkarır. Bu anlamda psikanaliz, topluma ve kültüre ayna tutar. Toplumsal yapıları, iktidar ilişkilerini, modernitenin yarattığı kırılmaları, kapitalizmin ruhsallık üzerindeki etkilerini ve dinin özneyle kurduğu bağı görünür kılar. Bu yönüyle psikanaliz, aynı zamanda güçlü bir kültür eleştirisidir. Bireyin iç dünyasını izole bir alan olarak değil, tarihsel ve toplumsal güçlerin kesiştiği bir düğüm noktası olarak kavrar. Tam da bu nedenle psikanalizi yalnızca bir terapi yöntemi ya da teknikler bütünü olarak görmek, onu etkisizleştirmek anlamına gelir. Psikanalizi kliniğe hapsetmek, onun eleştirel kudretini bastırmanın en incelikli yollarından biridir. Oysa psikanaliz, yalnızca semptomları değil, semptomları üreten dünyayı da sorgular.

Bugün ırkçılık üzerine yürütülen tartışmalarda dolaşıma giren kavramlara ve bu kavramları mümkün kılan ruhsal dinamiklere bakıldığında, psikanalizin çoktan tarif etmiş olduğu mekanizmalarla karşılaşırız: bölme, yansıtma, inkâr, düşmanlaştırma, narsistik yaralanma, yüceltme, değersizleştirme, kolektif narsizm ve bunlara eşlik eden savunular. Irkçılık, çoğu zaman dışarıya yöneltilmiş bir nefret değil; içeride taşınamayanın dışarıya sürülmesidir. Bu nedenle psikoanalitik perspektifi dışarıda bırakarak ırkçılığı anlamaya çalışmak, yalnızca yüzeyde kalmak değildir; aynı zamanda onun nasıl üretildiğini, nasıl yeniden üretildiğini ve neden bu kadar dirençli olduğunu görmeyi de imkânsız hâle getirir.

Bununla birlikte ırkçılık son derece karmaşık ve çok katmanlı bir olgudur. Bu nedenle onu yalnızca psikanalizle anlamak, açıklamak ya da önlemek mümkün değildir. Sosyoloji, ekonomi, tarih ve siyasal bilimler, ırkçılığın oluşumunu ve yeniden üretimini farklı düzlemlerde ele alır. Irkçılık, yalnızca bireysel ruhsallığın değil, aynı zamanda yapısal eşitsizliklerin, tarihsel kırılmaların ve politik süreçlerin de ürünüdür.

Bu bağlamda psikanaliz, tek başına açıklayıcı bir çerçeve sunmaktan ziyade, tamamlayıcı bir rol oynar. Onun katkısı, bu yapısal süreçlerin özne düzeyinde nasıl içselleştirildiğini, nasıl duygulanımsal biçimler aldığını göstermektir. Ancak burada psikanalize yönelik eleştirel bir mesafeyi korumak da gereklidir. Psikoanalitik bilgi büyük ölçüde klinik deneyimden, yani belirli bir çerçevede, çoğu zaman “hastalık” kategorisi içinde değerlendirilen bireylerle yapılan çalışmalardan türetilmiştir. Bu durum, psikanalizin “normal” olarak kabul edilen toplumsal koşullarda ortaya çıkan hırçınlık, saldırganlık ya da ırkçı tutumların nasıl geliştiğini anlamada sınırlı kalmasına yol açabilir.

Psikanalize eleştirel bakmak da gerek

Dolayısıyla psikanaliz, ırkçılığın derinlik yapılarını anlamada güçlü kavramlar sunarken, bu olgunun toplumsal dolaşımını, kurumsal biçimlerini ve tarihsel sürekliliğini tek başına açıklayamaz. Irkçılığı anlamak, disiplinler arası bir bakışı; psikoanalitik içgörü ile toplumsal bilimlerin sunduğu yapısal analizleri birlikte düşünmeyi gerektirir. Irkçılıkla mücadelede psikologların, psikanalistlerin ve genel olarak ruh sağlığı alanında çalışanların bu konuya zaman ayırmaları ve sistematik biçimde araştırma yürütmeleri son derece önemlidir. Çünkü bu sayede, ırkçı tutumların ardındaki psikodinamik süreçleri, bireyleri ırkçılığa yönelten içsel gerekçeleri ve bu tutumların beslendiği ruhsal örgütlenmeleri daha derinlikli biçimde anlayabiliriz.

Bu tür bir anlayış, yalnızca bireysel düzeyde değil, aynı zamanda toplumsal düzeyde de müdahale imkânları açar. Örneğin çocukların ırkçı tutumlar geliştirmemesi için ebeveynlik biçimlerinin, erken dönem ilişkilerin ve sosyalleşme süreçlerinin nasıl yapılandırılması gerektiğine dair yeni perspektifler sunar. Böylece mesele, sadece mevcut ırkçılıkla baş etmek değil, aynı zamanda onun oluşumunu önleyebilecek koşulları da düşünmek hâline gelir.

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: Irkçılığı bir “hastalık” olarak ele almak, ırkçı bireyleri sorumluluktan muaf tutmak ya da meseleyi yalnızca tedaviye indirgemek anlamına gelmez. Bu yaklaşımın amacı, “ırkçılar terapiye gelsin” gibi dar bir çerçeve kurmak değildir. Aksine, bu çaba, ırkçılığın nasıl üretildiğini anlamak, hangi koşullarda güçlendiğini analiz etmek ve bu doğrultuda etkili mücadele ve önleme stratejileri geliştirmekle ilgilidir.

Burada bir başka temel mesele daha ortaya çıkar: Irkçı bireylerle çalışmak ya da terapötik süreçte ırkçı tutumlarla karşılaşmak, psikolog ve psikanalist için özgül bir zorluk alanı yaratır. Çünkü ırkçılık yalnızca bilişsel bir önyargı değil; çoğu zaman belirli savunma mekanizmalarıyla örülmüş, fail konumunu içeren bir ruhsal örgütlenmeye işaret eder. Bu örgütlenmede “öteki”, değersizleştirilen, dışlanan ve üzerine yansıtılan bir nesne hâline gelir.

Irkçılık kişide narsistik dengenin korunmasına hizmet eder. “Öteki”nin aşağılanması ya da dışlanması, öznenin kendi kırılganlığını inkâr etmesine ve üstünlük duygusunu sürdürmesine olanak tanır. Ancak bu noktada terapötik alan için asıl zorluk başlar. Psikoterapi geleneği büyük ölçüde mağdurla, travmatize olmuş olanla çalışmaya yatkındır. Oysa burada terapist, fail konumunda olan bir özneyle karşı karşıyadır. Bu durum, terapistin etik konumunu ve duygusal dayanıklılığını sınayan bir gerilim yaratır. Irkçıları terpistin bağrına basması zordur. Terapist, hastanın ırkçı söylemleri karşısında öfke, tiksinti, reddetme ya da mesafe koyma isteği hissedebilir. Bu tepkiler insani olarak anlaşılırdır; ancak terapötik sürecin sürdürülebilmesi için bunların fark edilmesi ve işlenmesi gerekir. Aksi takdirde terapist ya hastayı yargılayan bir konuma kayar ya da savunma olarak duygusal biçimde geri çekilir.

Bu nedenle burada ihtiyaç duyulan şey, sıradan bir empati değil, profesyonel empatidir. Bu empati, faille özdeşleşmek ya da onun eylemlerini meşrulaştırmak anlamına gelmez. Tam tersine, terapistin kendi duygusal tepkilerini tanıyabildiği, onları düzenleyebildiği ve buna rağmen hastanın iç dünyasını anlamaya çalışabildiği reflektif bir konumdur. Profesyonel empati, aynı zamanda terapistin sınırlarını korumasını da içerir. Amaç, ırkçılığı tolere etmek değil; onun hangi ruhsal ihtiyaçlardan, hangi yaralanmalardan ve hangi savunma düzeneklerinden beslendiğini anlamaktır. Ancak bu anlayış üzerinden, ırkçılığın yeniden üretimini kırabilecek bir müdahale alanı açılabilir. Dolayısıyla ırkçı özneyle çalışmak, yalnızca klinik bir mesele değil; aynı zamanda etik, toplumsal ve politik boyutları olan bir yüzleşmeyi gerektirir. Terapist burada hem insan olarak etkilenir hem de mesleki konumunu korumak zorundadır. Bu ikili konum, psikanalitik çalışmanın en zor ama aynı zamanda en dönüştürücü alanlarından birini oluşturur.

Psikoanalizin Yetersizliği

Birkaç hafta önce Eva von Redecker’in yeni kitabı “Dieser Drang nach Härte – Über den neuen Faschismus” (Sertliğe yöneliş: Yeni faşizm üzerine, 2026) yayımlandı. Von Redecker bu çalışmasında, ırkçılığın psikolojik dengeyi patolojik bir biçimde kurduğunu ileri sürer. Bu anlamda ırkçılık, yalnızca yanlış bilgiye dayanan bir düşünme biçimi değil; daha derinde işleyen bir ruhsal örgütlenme tarzıdır. Eğer ırkçılık yalnızca yanlış bilgilenmenin bir sonucu olsaydı, gerçekliğin sunulmasıyla bu tutumun değişmesi beklenirdi. Örneğin işsizliğin nedeninin yabancılar olmadığını verilerle göstermek........

© Artı Gerçek