İnsan canı sıkılan ve usanabilen canlı… (1)
Lutz Jäncke, 2021 yılında yayımlanan Von der Steinzeit ins Internet (Taş Devrinden İnternet Çağına) adlı kitabında, insanın zekâsı sayesinde kendi biyolojik sınırlarının ötesine geçebilen bir canlı olduğunu anlatır. Gerçekten de insan, doğadaki pek çok canlıyla karşılaştırıldığında fiziksel bakımdan oldukça sınırlıdır. Ne bir aslan, kaplan ya da gergedan kadar hızlı koşabilir ne de onlar kadar güçlüdür. Gece görüşü birçok hayvanla karşılaştırıldığında oldukça zayıftır. Fakat insanın belki de en önemli özelliklerinden biri, bu sınırları olduğu gibi kabul etmek zorunda kalmamasıdır. Kendi başına uçamayan insan uçak yapmış, koşarak ulaşamayacağı hızlara otomobille ulaşmış, iyi göremediğinde gözlük yapmış, karanlıkta göremediğinde gece görüş sistemleri geliştirmiştir. Teleskopla gözünün erişemeyeceği uzaklıklara, mikroskopla gözünün seçemeyeceği küçüklüklere bakmaya başlamıştır. Doğal bedeniyle bir aslandan çok daha yavaş olan insan bugün araçlarla saatte yüzlerce kilometre hızla hareket edebilmekte, uçakla saatte yaklaşık bin kilometrelik hızlara ulaşabilmektedir. İnsan bedeni büyük ölçüde aynı kalmış, fakat insan zekâsı bedenin sınırlarını sürekli genişletmiştir.
Jäncke burada önemli bir noktanın altını çizer: İnsanın bilişsel kapasitesini yalnızca beyninin büyüklüğüyle açıklamak mümkün değildir. Mavi balina ya da fil gibi bazı hayvanların beyni insan beyninden daha büyüktür. Dolayısıyla mesele yalnızca daha büyük bir beyne sahip olmak değildir. Belirleyici olan, nöronların beyinde nasıl dağıldığı, hangi bölgelerde yoğunlaştığı, birbirleriyle nasıl örgütlendiği ve ne kadar karmaşık bağlantılar kurabildiğidir. İnsan beyninde yaklaşık 86 milyar nöron bulunduğu kabul edilmektedir. Bu nöronların her biri başka nöronlarla binlerce sinaptik bağlantı kurabilir. Bu nedenle insan beyninin olağanüstü kapasitesi yalnızca sahip olduğu hücre sayısından değil, bu hücrelerin oluşturduğu çok büyük ve son derece karmaşık bağlantı ağından kaynaklanır. Beyni güçlü kılan yalnızca büyüklüğü değil, içinde kurulabilen ilişkilerin zenginliğidir. Üstelik bu bağlantılar bütünüyle sabit de değildir. İnsan beyni deneyimle değişebilir. Öğrenme, tekrar ve alıştırma beynin bazı ağlarını güçlendirebilir ve bazı bölgelerinde yapısal değişikliklere yol açabilir. Bunun en bilinen örneklerinden biri jonglörlük üzerine yapılan çalışmalardır. Daha önce jonglörlük bilmeyen kişilere bu beceri öğretildiğinde, birkaç aylık çalışmanın ardından beyin görüntülemelerinde özellikle hareket eden nesnelerin görsel olarak izlenmesiyle ilişkili bazı bölgelerde değişiklikler saptanmıştır. Jonglörlük bırakıldığında bu değişikliklerin bir bölümünün yeniden azaldığı da görülmüştür.
Burada önemli olan, araştırmacıların elektrotlarla tek tek yeni sinapsları görmüş olmaları değildir. Bu çalışmalar daha çok beyin görüntüleme yöntemleriyle, öğrenmenin beynin yapısında ölçülebilir değişikliklere yol açabildiğini göstermiştir. Yani beyin, doğuştan verilmiş ve hayat boyunca değişmeden kalan bir organ değildir. Kullandığımız, öğrendiğimiz ve tekrar ettiğimiz şeylere göre kendisini belirli ölçülerde yeniden örgütleyebilir. Bu da insanın kendi biyolojik sınırlarını aşabilmesinin önemli nedenlerinden biridir. İnsan yalnızca dışarıda araçlar üretmez; öğrenirken kendi beynini de değiştirir. Bir beceriyi tekrar ettikçe yalnızca o beceride ustalaşmaz, o beceriyi mümkün kılan sinir ağlarını da dönüştürür.
Fakat Jäncke’nin asıl önemli sorusu bundan sonra başlar. Beyin öğrenebilir, uyum sağlayabilir ve değişebilir; buna karşın biyolojik evrim son derece yavaştır. Kültürel ve teknolojik değişim ise özellikle son birkaç yüzyılda ve daha da belirgin biçimde son birkaç on yılda olağanüstü hızlanmıştır. Bir anlamda Taş Devri’nde biçimlenmiş bir beyinle modern dünyanın içinde yaşamaya çalışıyoruz. İnternet, akıllı telefonlar, sosyal medya, kesintisiz bilgi akışı, saniyeler içinde değişen görüntüler ve her an ulaşılabilir olan başka insanlar insanlık tarihi açısından son derece yeni olgulardır. Beynin temel biyolojik yapısı kısa sürede kökten değişmezken insanın kendi yarattığı çevre giderek daha hızlı değişmektedir. Dolayısıyla modern insanın temel gerilimlerinden biri şudur: Beynimizin değişme hızı ile yarattığımız dünyanın değişme hızı artık birbirine denk değildir. İnsan zekâsıyla doğanın kendisine koyduğu sınırları aşmıştır; fakat şimdi kendi zekâsıyla yarattığı dünyanın hızına yetişmeye çalışmaktadır.
Yetersizlikten başarıya giden yol…
Alfred Adler’in en önemli tezlerinden biri de insanın yetersizlik duygusu ve telafi çabası üzerinedir. Adler’e göre insan yaşadığı eksiklik ve yetersizlik duygusunu yalnızca pasif biçimde taşımaz ve buna karşı mücadele de eder. İnsan eksik olanı telafi etmeye, zorluğu azaltmaya ve kimi zaman başlangıçtaki yetersizliği bir kapasiteye dönüştürmeye çalışır. Bu nedenle yetersizlik her zaman yalnızca insanı aşağı çeken bir şey değildir. Bazen gelişmeye, öğrenmeye ve üretmeye doğru harekete geçiren bir güç hâline gelebilir. Antik Yunan’ın en ünlü hatiplerinden Demosthenes bunun sembolik örneklerinden biridir. Gençliğinde konuşma ve ses kullanımı konusunda ciddi güçlükler yaşadığı, fakat yoğun bir çalışma sonucunda bunların üzerine giderek Antik Yunan’ın en büyük hatiplerinden biri hâline geldiği anlatılır. Ağzına küçük taşlar alarak konuşma alıştırmaları yaptığı, denizin gürültüsüne karşı sesini yükselterek çalıştığı gibi anlatılar da onun adıyla özdeşleşmiştir. Bu ayrıntıların bir bölümü zamanla efsaneleşmiş olsa da Demosthenes’in başlangıçtaki güçlüklerini sistemli bir çalışmayla aşmaya uğraştığına ilişkin anlatı oldukça eskidir. Cicero’da da çalışmanın belirleyici olduğu benzer, fakat aynı olmayan bir örnek görürüz. Onun hikâyesinde Demosthenes’teki gibi çocuklukta yaşanan belirgin bir konuşma bozukluğundan çok, hitabet sanatında ustalaşmak için yıllar boyunca sürdürülen yoğun eğitim ve çalışma öne çıkar. Cicero yalnızca yeteneğine güvenmemiş; felsefe, hukuk, retorik ve konuşma teknikleri üzerinde sistemli biçimde çalışarak Roma dünyasının en önemli hatiplerinden biri hâline gelmiştir.
Her iki örnekte de ortak olan nokta, insanın sahip olduğu kapasitenin başlangıçta verilmiş ve değişmez olmadığıdır. İnsan çalışarak yalnızca bildiklerini çoğaltmaz; kendi becerilerini ve bir ölçüde bu becerilerin dayandığı sinirsel örgütlenmeyi de değiştirebilir. Jonglörlük öğrenen insanların beyinlerinde gözlenen değişikliklerle bu tarihsel örnekler arasında doğrudan bir bilimsel eşitlik kuramayız; fakat ikisi de aynı temel düşünceyi hatırlatır: İnsanın başlangıçtaki sınırı, her zaman ulaşabileceği son nokta değildir.
Lord Byron’da ise başka türden bir bedensel sınırlılıkla karşılaşırız. Byron doğuştan gelen bir ayak deformitesi nedeniyle yaşamı boyunca yürüme güçlüğü çekmiştir. Buna rağmen İngiltere’den Yunanistan’a kadar gitmiş, Osmanlılara karşı Yunan bağımsızlık mücadelesini desteklemiş, maddi imkânlarını bu mücadele için kullanmış ve 1824 yılında hastalanarak ölmüştür. Byron’ın bedensel sınırlılığı onun dünyasını küçültmemiştir. Tam tersine, yaşamını kendi bedeninin sınırlarından daha geniş bir alana taşımıştır. İki yüz yıl sonra hâlâ şiirleri okunmakta ve adı hatırlanmaktadır.
Demosthenes’in konuşma güçlüğü, Byron’ın bedensel sınırlılığı ya da insan türünün genel fiziksel yetersizlikleri ortak bir şeye işaret eder: İnsan eksikliğini yalnızca taşımakla kalmaz, onu telafi etmeye ve kimi zaman onun etrafında yeni bir kapasite geliştirmeye çalışır. Göremediği için gözlük, uçamadığı için uçak, yeterince hızlı koşamadığı için otomobil, karanlıkta göremediği için ışık ve gece görüş sistemleri, uzaktakiyle konuşamadığı için iletişim araçları geliştirir. Eksiklik bu anlamda yalnızca bir kusur değil, insan zekâsını ve yaratıcılığını harekete geçiren bir başlangıç noktası da olabilir. Üstelik insanın sınırlarını aşması yalnızca bireysel çabayla gerçekleşmez. İnsan tek başına oldukça güçsüz bir canlı olmasına rağmen bilgiyi paylaşarak, işbirliği yaparak ve birikimini kuşaktan kuşağa aktararak yeryüzünün hemen her bölgesine yayılmış, şehirler kurmuş, okyanusları aşmış ve uzaya çıkmıştır. İnsan türünün büyük başarısı yalnızca bireysel zekâsında değil, başka insanlarla birlikte hareket edebilme kapasitesinde de yatar.
Ancak bütün bunlardan insanın sınırsız olduğu sonucu çıkarılmamalıdır. Günümüzde özellikle popüler psikolojide sıkça karşılaştığımız “Kendine inanırsan her şeyi yapabilirsin” ya da “Yeterince çalışırsan istediğin her şeye ulaşırsın” türü söylemler, insanın gelişme kapasitesini abartarak neredeyse sınırsız bir irade yanılsaması yaratır. Oysa insanın biyolojik, bilişsel, toplumsal ve ekonomik sınırları var; herkes aynı bedene, aynı yeteneklere ve aynı imkânlara sahip değil. Demosthenes ve Byron gibi örneklerin gösterdiği şey, insanın her şeye muktedir olduğu değil, sahip olduğu kapasiteyi geliştirebildiği ve sınırlarını belirli ölçülerde zorlayabildiğidir. İnsan sınırsız değildir; ama sınırlarına bütünüyle mahkûm da değildir. İnsanın yaratıcılığı ve gelişme kapasitesi tam da bu ikisinin arasındaki alanda ortaya çıkar.
İnsan on binlerce yıl boyunca çoğunlukla küçük gruplar içinde yaşadı. Gündelik hayatında karşılaştığı insanlar sınırlıydı; aynı yüzleri görüyor, aynı kişilerle iş birliği yapıyor, ilişkilerini görece dar bir toplumsal çevre içinde sürdürüyordu. Bugün ise durum neredeyse tersine dönmüş durumda. Dijital çağda dünya gerçekten de bir tür küresel köye dönüşmüş gibi görünüyor. Sosyal medya sayesinde birkaç dakika içinde dünyanın farklı ülkelerinden yüzlerce insanın yüzünü görebiliyor, hayatlarına tanık olabiliyor, onlarla karşılaşabiliyor ve kendimizi onlarla karşılaştırabiliyoruz. Fakat burada ilginç bir çelişki var: Beynimiz küçük gruplar içinde yaşamaya göre biçimlenmişken, artık neredeyse bütün dünyanın aynı anda önümüze açıldığı bir toplumsal çevrede yaşıyoruz. Bir zamanlar insanın sosyal dünyası birkaç düzine ya da birkaç yüz kişiyle sınırlıyken bugün tek bir ekran, birkaç dakika içerisinde bunun çok ötesinde bir insan kalabalığını hayatımıza sokabiliyor. Bu nedenle sosyal medya yalnızca iletişim araçlarımızı değiştirmedi; insanın karşılaştırma, ilişki kurma, seçme ve dikkat verme koşullarını da kökten değiştirdi. Küresel köy bizi birbirimize yaklaştırdı, fakat aynı zamanda insan beynini tarih boyunca hiç alışık olmadığı büyüklükte bir sosyal dünyanın içine yerleştirdi.
Homo sapiens’in geçmişinin yaklaşık 200–300 bin yıl olduğu tahmin edilmektedir. Bu uzun tarihin çok büyük bölümünde insanlar bugünkü büyük kentlerde değil, birkaç düzine........
