menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Fail bastırılanı da temsil edebilir

21 0
22.06.2026

Kısacası fail, yalnızca zulmün öznesi değil, aynı zamanda toplumun bastırılmış arzularının, öfkesinin ve şiddet fantezilerinin taşıyıcısı hâline gelebilir. Mağdurun acısı insanı sorumluluğa ve etik bir yakınlığa çağırırken, failin hikâyesi insanı açıklamaya, meraka ve bazen de gizli bir özdeşleşmeye davet edebilir. Bu nedenle mağdur çoğu zaman suskun bırakılırken, fail konuşulur; çünkü fail hakkında konuşmak, insanın kendi karanlığına dolaylı yoldan bakmasına izin verir.

Bunun güncel örneklerinden biri, son yıllarda Almanya’da aşırı sağın ve faşizan eğilimlerin giderek daha görünür hâle gelmesidir. AfD’nin federal seçimlerde oy oranını ciddi biçimde artırması ve bazı anketlerde rekor seviyelere ulaşması, bu görünürlüğün yalnızca marjinal bir olgu olmadığını gösterir. Her gün televizyonlarda, gazetelerde ve kamusal tartışmalarda aşırı sağcı aktörler, onların söylemleri, stratejileri, öfkeleri ve “neden yükseldikleri” konuşulmaktadır. Radikal sağ, çoğu zaman yalnızca siyasal bir tehdit olarak değil, aynı zamanda kamusal merakın ve medyatik ilginin merkezindeki bir figür olarak sahneye çıkmaktadır.

Fakat bu tartışmalarda çoğu zaman asıl hedef alınan insanlar geri planda kalır: göçmenler, Müslümanlar, Yahudiler, siyahlar, mülteciler, queer bireyler, yoksullar, azınlıklar ve gündelik hayatta ırkçılığın, dışlanmanın, aşağılanmanın hedefi hâline gelen bütün gruplar. Faşist söylemin mağdurlarda yarattığı korku, tedirginlik, yurtsuzluk duygusu, geleceksizlik ve sürekli tehdit altında yaşama hâli yeterince konu edilmez. Böylece zulmün faili kamusal sahnede konuşan, tartışılan, analiz edilen bir figüre dönüşürken; zulmün hedefi olan mağdurlar sessiz, görünmez ve anlatının kenarında bırakılır. Ülkede de durum bundan çok farklı değildir. Kürtlerin sorunları çoğu zaman Kürtler olmadan, LGBTİ bireylerin sorunları onlar olmadan, kadınların sorunları ise yine çoğu zaman erkekler tarafından konuşulur. Böylece mağdurun sözü, mağdurun deneyimi ve mağdurun kendi acısını adlandırma hakkı elinden alınır. Bu yalnızca bir temsil eksikliği değildir; aynı zamanda mağdurun ikinci kez susturulmasıdır. Hakkında konuşulan kişi, kendi adına konuşma hakkından mahrum bırakılır. Onun acısı başkalarının yorumuna, teşhisine, merhametine ya da siyasal hesabına teslim edilir. Böylece mağdur kamusal alanda görünür gibi olur; fakat kendi sesiyle değil, başkalarının diliyle görünür hâle gelir. Bu da zulmün ardından gelen sembolik şiddetin başka bir biçimidir. Bu da tam olarak zulüm anlatılarındaki temel yer değiştirmeyi gösterir: Fail konuşulur, mağdur unutulur. Failin öfkesi, stratejisi, yükselişi, seçmeni ve dili analiz edilir; fakat mağdurun bedeni, korkusu, gece eve dönerken yaşadığı endişe, çocuğunun okulda maruz kalabileceği aşağılanma, sokakta duyduğu bir hakaret karşısında içine çöken utanç çoğu zaman görünmez kalır. Oysa faşizmin gerçek anlamı yalnızca faşistin ne söylediğinde değil, o sözün hedef aldığı insanların hayatında neyi kırdığında anlaşılır.

Bu yüzden zulüm anlatılarında mağdur çoğu zaman sessizleşir, fail ise merkeze yerleşir. Mağdurun acısı fazla çıplak, fazla ağır, fazla gerçektir. Fail ise anlatılabilir, analiz edilebilir, sınıflandırılabilir bir figüre dönüşür. Böylece toplum, mağdurun yarasına bakmak yerine failin karanlığıyla meşgul olarak kendi duygusal mesafesini korur. Oysa gerçek etik karşılaşma, failin neden kötülük yaptığını anlamaya çalışmaktan önce, mağdurun yaşadığı yıkıma bakabilmeyi gerektirir. Çünkü zulmün hakikati çoğu zaman failin psikolojisinde değil, mağdurun taşımak zorunda bırakıldığı acıda saklıdır.

Bu kaçınmanın bir yolu da mağduru değersizleştirmektir. Onu hor görmek, küçümsemek ya da suçlamak, aslında ona değil, kendi içimizde uyanan acıya karşı geliştirilmiş bir savunmadır. Böylece mağdurla aramıza mesafe koyar, empatiyi gözümüzün önünden kaldırırız. Mağdurun yarasını görünür kılması —örneğin kaybını, acısını dile getirmesi ya da talepte bulunması— bizde rahatsızlık yaratır. Çünkü onun yarası bizim içimizde de bir şeyi harekete geçirir.

Bu yüzden mağdurla her zaman empati kurmayız; kimi zaman bilinçli ya da bilinçdışı biçimde empatiden kaçarız. Gündelik hayatta bunu açıkça görmek mümkündür: Sokakta dilenen bir çocuğa yöneltilen sert sözler çoğu zaman yalnızca öfke değil, aynı zamanda kaçınılan bir empati yükünün ifadesidir.

Mağduriyet meselesi aynı zamanda adalet ve hakkaniyet duygusuyla yakından ilişkilidir. Bir mağduriyetin kabulü, çoğu zaman bir adaletsizliğin de kabulü anlamına gelir. Bu nedenle mağduriyet sık sık tartışmaya açılır. Örneğin bir grup “biz mağduruz” dediğinde, bu iddianın kabulü mevcut düzenin adaletsiz olduğunu kabullenmeyi gerektirir. Bu yüzleşmeden kaçınmak için mağduriyet sürekli sorgulanır, olay bir istisnaymış gibi sunulur, görecelileştirilir ya da reddedilir.

Günümüzde mağduriyet yalnızca etik bir mesele değil, aynı zamanda duygusal bir yük olarak da deneyimlenmektedir. Küresel iletişim araçları sayesinde dünyanın dört bir yanındaki acılara sürekli maruz kalıyoruz. İnsan zihni olumsuz bilgiyi daha yoğun işlemeye ve daha uzun süre hatırlamaya eğilimlidir. Bu durum zamanla bir mağduriyet yorgunluğu yaratır. İnsan, sürekli maruz kaldığı acıya karşı duyarsızlaşmaya ya da ondan kaçmaya başlar.

Bu kaçışın biçimlerinden biri de eğlenceye yönelmedir. Sürekli eğlenme ihtiyacı yalnızca bir tercih değil, aynı zamanda bir savunma mekanizmasıdır. Acıyı görmemek, adaletsizlikle yüzleşmemek, mağdurun bakışına yakalanmamak için hayat giderek eğlence üzerinden organize edilmeye başlanır. Sosyal medyanın büyük ölçüde bir eğlence alanı olarak kurgulanması da bu psikodinamiğin bir yansımasıdır. Ancak bu kaçış sürdürülebilir değildir. Sürekli görmezden gelme çabası zamanla duygusal bir bitkinlik üretir. İnsan hem acıya maruz kalmanın hem de ondan kaçmanın yorgunluğunu taşır. Bu nedenle eğlence giderek daha yoğun, daha zorlayıcı ve bazen patolojik biçimler alır.

Diktatörlüklerde ya da yoğun baskı rejimlerinde eğlencenin, alkol ve uyuşturucu olmadan da bu kadar güçlü bir kaçış alanına dönüşmesinin nedenlerinden biri belki de budur:........

© Artı Gerçek