Canı sıkılan insan (2) |
İnsan başkalarıyla iş birliği yaparak kendi sınırlarını aşarken, aynı zamanda içinde yaşadığı dünyayı da köklü biçimde değiştirmiştir. İnsan beyninin yüz binlerce yıl boyunca uyum sağladığı küçük toplulukların yerini milyonlarca insanın yaşadığı şehirler almıştır. Değişen yalnızca nüfus değildir. İnsanların bir gün içerisinde karşılaştıkları yüzlerin, ilişkilerin, seçeneklerin ve uyaranların sayısı da olağanüstü ölçüde arttı. Binlerce yıl önce küçük bir toplulukta yaşayan insan gündelik hayatının büyük bölümünde aynı insanlarla karşılaşıyordu. Çevresindeki yüzler tanıdıktı. Karşılaşabileceği yabancıların, yeni insanların ve potansiyel eşlerin sayısı bugünkü dünyayla karşılaştırılamayacak kadar sınırlıydı. Bugün ise büyük bir şehirde birkaç dakikalık yürüyüş sırasında onlarca yabancıyla karşılaşabiliyoruz. Bir metro istasyonunda birkaç dakika içerisinde geçmişte küçük bir toplulukta yaşayan bir insanın bütün hayatı boyunca karşılaştığı insandan daha fazla kişiyle karşılaşıyoruz. Üstelik artık karşılaştığımız insanlar fiziksel çevremizdekilerle de sınırlı değil.
Televizyon, sinema, reklam, internet, sosyal medya ve flört uygulamaları aracılığıyla her gün yüzlerce yeni yüz ve bedenle karşılaşıyoruz. İnsanlık tarihinde muhtemelen hiçbir kuşak, bu kadar kısa süre içinde bu kadar fazla başka insanın görüntüsüne maruz kalmamıştır. Bunun cinsellik, arzu ve eş seçimi bakımından da önemli sonuçları var. Küçük topluluklarda potansiyel eşlerin sayısı sınırlıydı. Cinsel uyaran da bugünkü dünyayla karşılaştırıldığında çok daha azdı. Modern insan ise büyük şehirlerde ve özellikle dijital dünyada sürekli yeni yüzlerle, bedenlerle ve ihtimallerle karşılaşıyor. Seçeneklerin çoğalması ilk bakışta özgürlük anlamına geliyor: Daha fazla insanla tanışabilir, daha farklı yaşam biçimleri görebilir ve seçimlerimizi daha özgürce yapabiliriz. Fakat seçeneklerin artmasının başka bir sonucu daha var: Seçenek arttıkça karşılaştırma da artıyor. İnsan artık yalnızca karşısındaki kişiyle ilişki kurmuyor; onu sürekli başka ihtimallerle de karşılaştırabiliyor. Böylece ilişkinin içine daha kolay şu sorular sızıyor: “Daha iyisi var mı? Başka biriyle daha mutlu olabilir miydim? Biraz daha beklesem karşıma bana daha uygun biri çıkar mı?”
Bugün “bağlanma sorunu” olarak adlandırılan bazı durumların ardında belki de tam olarak bu var: Daha iyisinin çıkabileceği ihtimalini sürekli açık tutmak ve bu nedenle eş seçme şansını bir türlü kullanamamak. Seçmek aynı zamanda diğer ihtimallerden vazgeçmektir. Seçeneklerin neredeyse sınırsız göründüğü bir dünyada ise vazgeçmek giderek zorlaşıyor. Seçeneklerin çokluğu başka bir kaygıyı da büyütüyor: Yanlış seçim yapmış olma ya da bugün doğru görünen seçimin ileride yanlış çıkması ihtimali. Daha kapalı, seçeneklerin sınırlı olduğu toplumsal yapılarda bu tür karşılaştırmalar ve ihtimaller çok daha azdı. Bugün ise insan, yaptığı seçimi yalnızca bugünkü gerçekliğiyle değil, henüz karşılaşmadığı olası insanlarla da karşılaştırabiliyor. Tam da burada seçeneklerin çoğalmasıyla insanın başka bir özelliği, çabuk sıkılması ve usanması, birbirine bağlanıyor. Çünkü sıkılmak artık yalnızca mevcut ilişkide bir şeylerin eksik olması anlamına gelmiyor. Sıkılmanın arkasında, dışarıda daha heyecanlı, daha güzel, daha uygun, daha çekici birinin bulunabileceği düşüncesi de yer alabiliyor. Mevcut olanın değeri, mümkün olanın hayali karşısında azalıyor.
Günümüz dijital dünyasının en sıradan işlemlerinden biri “güncellemek”
Telefonumuzu, uygulamalarımızı, programlarımızı sürekli güncelliyoruz. Eski sürümün yerine daha hızlı, daha güzel, daha işlevsel olanın geleceğini umuyoruz. Bu mantık giderek insan ilişkilerine de sızıyor. Eş de sanki güncellenebilir hale geliyor: Daha güzeli, daha yakışıklısı, daha genci, daha eğlencelisi, daha uyumlusu varsa neden mevcut olanla yetinelim? Flört uygulamaları bu düşünceyi daha da besliyor; çünkü ekranı her kaydırdığımızda önümüze yeni bir ihtimal çıkıyor. Böylece insanın zihninde eş de tıpkı bir uygulama gibi, daha iyi bir versiyonuyla değiştirilebilecek bir şeye dönüşebiliyor. Fakat insanın uygulamadan temel bir farkı var: Yeni olan mutlaka daha iyi olmayabiliyor. Üstelik bir ilişkinin değeri yalnızca seçtiğimiz insanın başlangıçtaki özelliklerinden oluşmuyor; birlikte geçirilen zamanla, ortak deneyimlerle, çatışmalarla, uzlaşmalarla, birbirini tanımayla ve kurulan bağla oluşur. Sürekli “daha iyi bir seçenek” aramak, tam da bu değerin oluşması için gereken zamanı ortadan kaldırabilir. Belki de çağımızın ilişki sorunlarından biri budur: İnsan karşısındaki kişiden çok, ihtimallerin sonsuzluğundan büyüleniyor. “Daha iyi” ihtimali sürekli ufukta olduğu sürece, eldeki ilişki kolayca eksik, sıradan ve sıkıcı görünmeye başlayabiliyor. Böylece seçeneklerin çokluğu özgürlüğü artırırken, paradoksal biçimde karar verme, seçtiğine sadık kalma ve bağlanma kapasitesini de zorlaştırıyor. Eşimizi seçmek yerine sürekli yeni bir eş ihtimalini açık tutuyoruz; ilişkiyi geliştirmek yerine bazen eşimizi “güncellemek” bir seçenek olabiliyor. Yeni olan insana çekici geliyor ama insan yeni olana da alışıyor. Dün heyecan verici olan bugün tanıdık, yarın sıradan hâle gelebiliyor. Sürekli yeni uyaranların ulaşılabilir olduğu bir dünyada bu alışma daha da hızlı. Çünkü tanıdık olanın hemen yanında her zaman yeni bir seçenek var. Böylece ilk bakışta çelişkili görünen bir durum ortaya çıkabiliyor: Uyaranların çoğalması can sıkıntısını ortadan kaldırmıyor; tam tersine, sıkılmaya karşı tahammülümüzü azaltabilir.
Seçeneklerin Çokluğu ve İlişkide Kalabilmek
Bu durum ilişkilerde özellikle önemlidir. Bir ilişkinin başlangıcındaki yenilik zamanla kaçınılmaz olarak azalır. Karşımızdaki insanı tanımaya başlarız. Sesini, yüzünü, alışkanlıklarını, davranışlarını biliriz. Oysa bir ilişkinin derinleşebilmesi için tam da bu tanıdıklığa, tekrara ve sürekliliğe ihtiyaç var. Fakat sürekli yeni seçeneklerle karşılaşan bir zihin, tanıdıklığı yakınlık olarak değil, sıkıcılık olarak yaşamaya başlayabilir. İlişkinin durgunlaşması ilişkinin kötüleşmesi, heyecanın azalması ise sevginin azalması gibi algılanabilir. Böylece seçenekler arttıkça seçme özgürlüğümüz artarken, paradoksal biçimde seçtiğimiz şeyin içinde kalma kapasitemiz azalabilir.
Bir zamanlar insanın sorunu seçeneklerin azlığıydı. Bugün ise kimi zaman sorun seçeneklerin çokluğu galiba. Ve belki de Lutz Jäncke’nin (Von der Steinzeit insInternet (Taş Devrinden İnternet Çağına, 2021) sözünü ettiği Taş Devri beyniyle modern dünyada yaşama meselesinin en somut görünümlerinden biri de bu: Küçük gruplara, sınırlı uyaranlara ve görece yavaş değişen ilişkilere göre biçimlenmiş bir beyin, bugün sınırsız seçeneğin, sürekli karşılaştırmanın ve bitmeyen yenilik çağrısının içinde yaşamaya çalışmaktadır. Aslanlar karınlarını doyurduktan sonra uzun süre uyuyabilirler. Timsahlar beslendikten sonra günlerce neredeyse hiçbir şey yapmadan bekleyebilirler. Onların bu hareketsizliğini insanın yaşadığı anlamda bir can sıkıntısıyla açıklamayız. İnsan ise canı sıkılan bir yaratıktır. İnsanın üzerinde yeterince durulmayan özelliklerinden biri de tam olarak budur: canının sıkılması. İnsan çabuk alışan, alıştığı şeyden de çabuk usanabilen bir canlıdır. Üstelik bu yalnızca eğlenceyle ilgili değildir. Yemekle, mekânla, insanlarla, ilişkilerle ve gündelik hayatın tekrarlarıyla kurduğu ilişkide de ortaya çıkar. Bir insan birkaç gün boyunca bütünüyle yalnız kaldığında çoğu zaman yalnızca fiziksel ihtiyaçlarını karşılamakla yetinmez. Birisiyle konuşmak, gördüğünü anlatmak, dertleşmek, bir düşüncesini paylaşmak, hatta bazen yalnızca başka bir insanın sesini duymak ister. Çünkü insanın ihtiyacı yalnızca beslenmek, uyumak ve güvende olmak değildir. İnsan aynı zamanda ilişki kurmak ve yaşadıklarını paylaşmak isteyen bir canlıdır. Doğada yaşamlarının önemli bölümünü yalnız sürdüren canlılar var. Bazı sürüngenler buna örnek verilebilir. İnsan ise başkalarından bütünüyle kopuk bir yaşama çok daha zor tahammül eder. Bunun yüz binlerce yıl boyunca küçük gruplar hâlinde yaşamış olmasıyla........