Düşünülmesi gereken ilk konu belki de eğitim kelimesi yerine öğretim kavramını tercih etmek.

Hepimizin eğitim kavramından anladığımızı acaba ailelere, sivil topluma, sokağa, yakın arkadaş çevrelerine bırakmak daha mı iyi olur, bunu mutlaka değerlendirmek lazım.

Devletin en azından çerçevesini belirlemekten daha uzun bir süre vazgeçmeyeceği görülen, anlaşılan eğitim-öğretim süreçlerinden “eğitim” kavramını anladığımızda, bu kavramı öne çıkardığımızda başımıza gelenleri yakın tarihimizden kolayca izleyebilirsiniz.

Yakın tarih derken sadece son yirmi seneyi kastetmediğimi de belirtmek isterim.

Bizim devlette, direksiyona kim geçiyorsa, direksiyona geçmek de iyimser bir deyim, kim o devleti ele geçirdiğini zannediyorsa, kendini devletin sahibi gibi gören kafa kalkıp kendi kafasına göre bir insan tipi üretmek istiyor.

Bu bir gaflet.

Ey gafiller, devlet dediğiniz kurum, eğitim-öğretim süreçleri sizin şahsi ya da siyasi haranız mı ki, kalkıp şöyle ya da böyle insan tipi üretmeye cüret ediyorsunuz.

En sondan başlayalım.

Kendini devletin sahibi bile değil, devlet zanneden Recep Tayyip Erdoğan dönem dönem coşuyor, sel oluyor bentleri aşıyor ve “kindar ve dindar” nesiller üretmek istiyoruz diyor.

Ey Sayın Erdoğan, sen çocuklarını, torunlarını devlet dışı mecralarda istediğin gibi yetiştirmeye çabala ama kendi amaçların uğruna devleti mekanizmasını kullanamazsın.

Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) denen sözde anayasal müessesenin bile anaokulu aşamalarında dahi eğitim-öğretim süreçlerine müdahil olmak istemesine ve maalesef kısmen de başarmasına ne diyeceğiz?

Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) için “sözde anayasal müessese” ifadesini kullanmama kimse takılmasın, kimse yadırgamasın çünkü DİB Anayasa 136’ya göre bir anayasal kurum ama Anayasanın temel ikinci maddesini yani hukuk devletini, laikliği ciddiye almayan hatta aşındırmaya uğraşan bir kurum,; öyleyse Anayasanın ikinci maddesindeki Cumhuriyetin temel nitelikleri ile bağdaşmayan işlere bulaşan bir kuruma anayasal kurum demek kolay değil.

Özetle, devletin, eğitim-öğretim süreçlerinin misyonu dindar nesiller yetiştirmek olamaz, kindar nesil korkunçluğuna girmek dahi istemiyorum.

Ama, bu insan harası, insan yetiştirme çiftliği mantığı maalesef ve maalesef Erdoğan dönemine özgü bir konu da değil.

Bugün için geldiğimiz berbat durumda geçmişi (2002 öncesi ve uzun öncesi) çok da hırpalamak istemem ama o dönemlerde de başka amaçlar için çok ama çok benzer metodolojiler kullanılarak farklı bir insan tipi yetiştirilmek istenmiş idi.

Kabul ediyorum, geçmişin hedeflediği insan tipi bugünkü iktidarın hedeflediği insan tipine oranla çok daha olumlu gözüküyor gözüme artık ama bu iki insan tipini üretmek için aynı yöntem, metodoloji kullanırsa şekilde görüldüğü gibi birinden öbürüne geçiş çok kolay olabiliyor çünkü metodoloji aynı.

Başka bir ifadeyle, önemli olan metodolojiyi değiştirmek, şöyle ya da böyle insan yetiştirmek yanlışından vazgeçmek.

Okullarda, üniversiteye kadar, insan hakları ve hukuk ideolojisi dışında başka her türlü yaklaşımdan ısrarla kaçmak, çocuklara da ailenin, çevrenin, sivil toplumun veremeyeceği donanımı kazandırmak esas olmalı.

Ne mi?

Çocuklara liseyi bitirinceye kadar, biri İngilizce olmak üzere en azından iki yabancı dil öğretelim, çok iyi matematik öğretelim, anadilini ve bu anadilin edebiyatını çok iyi verelim.

Liseyi bitirinceye kadar her sene en azından on tane anadil edebiyatından ve dünya klasiklerinden kitap okutalım, bu kitaplar hakkında değerlendirmeler yazdıralım.

Mutlaka satranç öğretelim, din kitaplarından ve bizim usul yazılmış yurttaşlık(!) kitaplarından çok daha yararlı olacaktır.

Her şeyden önce de eleştirel düşüncenin ilk ışıklarını liseye kadar çocukların beyinlerinde yakalım, kimsenin kendine ait eleştirilmezleri olmasın, çocuklarımıza sadece şiddet ve hakaret içeren söylemlerin kabul edilemez olduğunu öğretelim.

Müfredattan da o tüm lüzumsuz dersleri kaldıralım.

Görün, bakın, ne kadar muhteşem olacak.

Tabii, böyle bir eğitim-öğretim sürecinde görev alacak uygun öğretmenler de yetiştirelim, bu her şeyin başı muhtemelen.

Sosyal medyada görüyorum, insanlar yeni rejimden çok haklı olarak rahatsızlıklarının çözümünü eğitimde ama biraz kanımca sıkıntılı olarak eski modele dönüşte arıyorlar.

Yapmayın, bu sarkaç işi böyle çözülmez.

Yöntemi değiştirelim.

QOSHE - Eğitim önemli ama nasıl bir eğitim? - Eser Karakaş
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Eğitim önemli ama nasıl bir eğitim?

58 3 1
13.09.2022

Düşünülmesi gereken ilk konu belki de eğitim kelimesi yerine öğretim kavramını tercih etmek.

Hepimizin eğitim kavramından anladığımızı acaba ailelere, sivil topluma, sokağa, yakın arkadaş çevrelerine bırakmak daha mı iyi olur, bunu mutlaka değerlendirmek lazım.

Devletin en azından çerçevesini belirlemekten daha uzun bir süre vazgeçmeyeceği görülen, anlaşılan eğitim-öğretim süreçlerinden “eğitim” kavramını anladığımızda, bu kavramı öne çıkardığımızda başımıza gelenleri yakın tarihimizden kolayca izleyebilirsiniz.

Yakın tarih derken sadece son yirmi seneyi kastetmediğimi de belirtmek isterim.

Bizim devlette, direksiyona kim geçiyorsa, direksiyona geçmek de iyimser bir deyim, kim o devleti ele geçirdiğini zannediyorsa, kendini devletin sahibi gibi gören kafa kalkıp kendi kafasına göre bir insan tipi üretmek istiyor.

Bu bir gaflet.

Ey gafiller, devlet dediğiniz kurum, eğitim-öğretim süreçleri sizin şahsi ya da siyasi haranız mı ki, kalkıp şöyle ya da böyle insan tipi üretmeye cüret ediyorsunuz.

En sondan başlayalım.

Kendini devletin sahibi bile değil, devlet zanneden Recep Tayyip Erdoğan dönem dönem coşuyor, sel oluyor bentleri aşıyor ve “kindar ve dindar” nesiller üretmek istiyoruz diyor.

Ey Sayın Erdoğan, sen çocuklarını, torunlarını devlet dışı mecralarda istediğin gibi yetiştirmeye çabala ama kendi amaçların uğruna devleti mekanizmasını kullanamazsın.

Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) denen sözde anayasal........

© Artı Gerçek


Get it on Google Play