Fransa demokrasi, hukuk devleti, kişi başına gelir gibi alanlarda maalesef Türkiye’ye epey fark atmış bir ülke.

Bu büyük farkı Fransa’nın sanayi devrimini yaşamışlığı hatta yapmışlığı ve emperyal politikalarla açıklamak isteyen çevreler vardır ve önemli ölçüde de haklıdırlar.

Ancak, bu fark acaba sadece sanayi devrimi ve emperyalizm ile mi oluşmuştur, tam net değildir.

Üstyapı kurumları, düşünce tarzları da bu sanayi toplumunu yaşamışlıktan etkilenmiştir ama bu etki de karşılıklı etkileşim ile oluşmuştur.

Geçtiğimiz hafta Fransa Yeni Dalga adı verilen bir sinema akımının en önemli önderlerinden birini kaybetti; izlemedi iseniz Godard’ın “Nefes nefese” filmini, dünyalar güzeli Jean Seberg ve Jean Paul Belmondo, internetten bulup izlemenizi hararetle öneririm.

Sinema üzerine yazmak haddimi çok aşar, bu nedenden konum Godard ve sineması değil.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron da Jean Luc Godard’ın ölümü sonrası bir açıklama yaptı, Fransa’nın büyük bir değerini yitirdiğini söyledi ve hemen arkasından da beni çok düşündüren bir açıklama daha yaptı, Godard’ı bir “ikonaklast” (ikona-put kırıcı) olarak tanımladı.

İkona-put kırıcılık ne demek?

İki anlamı var, birincisi tarihsel bir tanım, ikincisi ikonaklast kavramının güncel anlamı.

Tarihsel olarak ikona-put kırıcılık dini sembollerde insan tasvirlerine karşı açılan bir mücadeledir, zamanla daha din karşıtı ve siyasi bir içerik de kazanmıştır.

Günümüzde ise ikona-put kırıcılık tarihsel anlamından saparak toplumun yerleşik değerlerini sorgulayan, bunları veri kabul etmeyen görüşler, kişiler için kullanılan bir deyim oldu; dikkatinizi çekerim, put kırıcılık artık toplumun yerleşik değerler sistemi ile kavgalı olmak, bunları değiştirmek, dönüştürmek için mücadele edenler için kullanılan bir tabir.

Ve, Godard’ın ölümü sonrası, Fransa’nın bir entelektüeli değil, Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron Godard’ı överken, methiyelere boğarken ikona-put kırıcılık yanını öne çıkardı.

Bir Cumhurbaşkanı bir sinemacının, bir sanatçının toplumun yerleşik değerleri ile mücadele içinde bir yaşam geçirmiş olmasını Fransa için çok büyük bir artı olarak değerlendirdi.

Acaba Fransa’nın bugünkü konumuna gelmesinde yani kişi başına gelirinin kırk bin dolara yaklaşmasında, gerçek bir laik hukuk devleti, demokrasi ve sosyal devlet olmasında ikona-put kırıcılığın bizzat Cumhurbaşkanı tarafından övülmesinin de tarihsel süreçler kadar payı var mıdır?

Türkiye’nin malum bir milli gelir hedefi vardı, kişi başına yirmi bin dolar yani toplam yaklaşık 1.7 trilyon dolar milli gelir; bugün itibariyle bu hedeflerin yarısında bile tam değiliz, Fransa’nın milli geliri ise yine yaklaşık 2.4 trilyon dolar (1 avro=1 dolar diyelim), üstelik bizim nüfus 85 milyon, Fransa’nın ise 67 milyon.

Hukuk devleti, demokrasi endekslerinde Fransa’nın bize tur bindirdiğini de ekleyelim.

Bu fark bir dizi tarihsel nedenlerle, emperyalizm gibi, endüstri devrimi gibi kısmen açıklanabilir ama lütfen ve lütfen Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un put kırıcılık kavramını büyük bir fazilet olarak görmesinin de payını değerlendirelim.

Gelelim Türkiye’ye ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a.

Doğrudur ve bu büyük bir sorundur, toplumsal değerler anlamında put kırıcılık bizim toplumun hiçbir kesiminde, sisteme muhalif kesimler de dahil yerleşik değildir, bırakın yerleşik olmayı, değer verilen, önemsenen bir kavram da değildir, hatta kötüdür.

Erdoğan’ın yitirdiğimiz bir sanatçının, bir düşünürün arkasından “çok üzgünüz, tüm toplumsal yerleşik değerleri sorguluyor, daha farklı, daha iyiyi hedefliyordu” demesinin mümkün olabileceğine inanıyor musunuz?

Peki, Cumhurbaşkanlığı makamından yerleşik değerlerin de gözden geçirilmesine ilişkin bir talebin gelmediği, gereğinin dile getirilmediği, bu arayışların yüceltilmediği bir ülkede toplumsal ilerleme, gerçek bir hukuk devleti, etkin bir akademik hayat mümkün müdür?

Değildir.

Bu olmayınca da Fransa’nın kişi başına geliri bizimkinin dört katı, hukuk devleti sıralamasında da yeri çok çok daha iyi olur.

Neden böyle olduğunu da bir çok açıdan ama bir de Cumhurbaşkanlarının sanatçılara, üniversitelere bakışından anlarız.

QOSHE - Bir sinemacının ölümü, Erdoğan ve Macron - Eser Karakaş
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Bir sinemacının ölümü, Erdoğan ve Macron

76 9 1
17.09.2022

Fransa demokrasi, hukuk devleti, kişi başına gelir gibi alanlarda maalesef Türkiye’ye epey fark atmış bir ülke.

Bu büyük farkı Fransa’nın sanayi devrimini yaşamışlığı hatta yapmışlığı ve emperyal politikalarla açıklamak isteyen çevreler vardır ve önemli ölçüde de haklıdırlar.

Ancak, bu fark acaba sadece sanayi devrimi ve emperyalizm ile mi oluşmuştur, tam net değildir.

Üstyapı kurumları, düşünce tarzları da bu sanayi toplumunu yaşamışlıktan etkilenmiştir ama bu etki de karşılıklı etkileşim ile oluşmuştur.

Geçtiğimiz hafta Fransa Yeni Dalga adı verilen bir sinema akımının en önemli önderlerinden birini kaybetti; izlemedi iseniz Godard’ın “Nefes nefese” filmini, dünyalar güzeli Jean Seberg ve Jean Paul Belmondo, internetten bulup izlemenizi hararetle öneririm.

Sinema üzerine yazmak haddimi çok aşar, bu nedenden konum Godard ve sineması değil.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron da Jean Luc Godard’ın ölümü sonrası bir açıklama yaptı, Fransa’nın büyük bir değerini yitirdiğini söyledi ve hemen arkasından da beni çok düşündüren bir açıklama daha yaptı, Godard’ı bir “ikonaklast” (ikona-put kırıcı) olarak tanımladı.

İkona-put kırıcılık ne demek?

İki anlamı var, birincisi tarihsel bir tanım, ikincisi ikonaklast kavramının güncel anlamı.

Tarihsel olarak ikona-put kırıcılık dini sembollerde insan tasvirlerine karşı açılan bir mücadeledir,........

© Artı Gerçek


Get it on Google Play