menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Küresel Güney – sorunlu bir kavram

15 0
03.04.2026

Üç Dünya Teorisi, Mao’nun son döneminde (1970-’76) ABD ile başlayan yakınlaşmanın Deng Xiaoping döneminde tam bir ittifaka dönüşmesi zemininde Çin Komünist Partisi tarafından öne sürülmüştü. Çin bu teori ile kendisini Üçüncü Dünya’nın lideri ilan etmekle kalmıyordu. Kendi yanlısı olan partilere de Üçüncü Dünya devletleriyle yakın iş birliğini öneriyordu. “İki süper güce” (ABD ve SSCB’ye) karşı, özellikle de SSCB’ye karşı, bu devletler desteklenmeliydi. Bu teoriyi Türkiye’de pratiğe geçiren yegâne parti Doğu Perinçek’in TİKP’si olmuştu. Bu partiye ait “Aydınlık” gazetesi, “Sovyetler’in beşinci kolu” saydığı devrimcileri adresiyle birlikte devlete sayfa sayfa ihbar ederek sözde emperyalizme karşı mücadele (!) veriyordu. 12 Eylül Darbesi’nden sonra yine de tutuklanan Doğu Perinçek, var güçleriyle devleti destekledikleri hâlde neden tutuklandığını soruyordu mahkeme heyetine.

1991’de SSCB yıkıldı. SSCB’yi zor yoluyla yıkan yeniyetme Rus kapitalistleri, Rusya’yı sanayisizleştirip mafya ekonomisine sürükleyerek ABD’ye bağımlı hâle getirdiler. Rusya’nın kapitalizmin Büyük Güçleri arasına katılması için 2008 sonrası dönemi beklemek gerekecekti. Bu dönemde Üç Dünya Teorisi tüm anlamını yitirmişti. Onu ikame eden “Küresel Güney” teorisi bu dönemde geliştirildi. Çin devletinin bu teorinin geliştirilmesine aktif katkısı asla göz ardı edilmemelidir. 1978’den itibaren kapitalist bir modeli benimseyen Çin, kendisini ezilen Güney ülkeleri arasına yerleştiren bu teori ile dünya solunu teorik açıdan manipüle etti. Çin tekelci kapitalizmi, 1997’de Hong Kong’un iadesi ve 2000’de DTÖ’ye katılım ile birlikte atılım yaparak dünya emperyalizminin Büyük Güçlerinden birisine dönüştü. Çin emperyalizmi ne denli gelişirse, Küresel Güney teorisi de solda o denli karşılık buluyordu.

Küresel Güney teorisiyle geçmişin Üç Dünya Teorisi arasındaki en açık paralellik ise niteliğinden bağımsız olarak devletlerin desteklenmesinde somutlanıyordu. 1978-1991 (Üç Dünya Teorisi) döneminde de, 2000’lerden günümüze uzanan Küresel Güney teorisi döneminde de Çin, tüm diğer devletlerle sadece yatırım ve ticaret ilişkileri kurdu. Siyasi rejimlerin niteliğiyle ilgilenmez göründü. Hammadde açlığı içindeki sanayisiyle Çin, ona hammadde sağlayan her diktatörlüğü ihya etti. Bu ülke halklarının vahşice sömürüsünden çıkar sağladı. Kendi tekelleri için hammadde kaynaklarını kapatan klasik bir emperyalist devlet olarak davrandı.

1960’ların ve 70’lerin Bağımlılık Teorisi Okulu’nun düşünsel mirasından beslenen “Kuzey-Güney çelişkisi” kavramsallaştırması, Güney’in ezilen, bağımlı ülkelerden oluştuğunu belirtiyordu. Çin emperyalizmi kendisini “Güney ülkesi” ilan ederek kamufle etti. Güya Çin de bir Güney ülkesiydi, yani emperyalizm tarafından sömürülmekteydi. Çin sermayesi dünyaya yayılırken özel tekelci kârı değil de güya Güney ülkelerinin kalkınmasını amaçlıyordu. ABD hegemonyasına karşı, Çin liderliğindeki Güney dayanışması desteklenmeliydi, vb. Bu türden zırvalar Çin’de düzenlenen sayısız uluslararası konferansta yinelendi. Bunları yazan aydınlar Çin tarafından maddi olarak da desteklendi.

Tıpkı ABD’nin kendi emperyalizmini “özgürlük” retoriğiyle meşrulaştırması gibi “Çin karakterli sosyalizm” de kendi çıkarlarını Küresel Güney teorisinin arkasına gizliyordu. Konfüçyüsçü Partisi, böylece küresel amaçlarını perdeliyordu. Çin işçi sınıfının en vahşi biçimde sömürüsü üzerinde yükselen Çin tekelci kapitalizmi, gittiği her yerde hammadde arıyordu. ÇKP, Çin tekellerinin hammadde kaynaklarını kapatarak ekonomik nüfuz alanları oluşturmasının itici gücü olmuştu. Kızıl bayrak, Çin tekellerinin özel çıkarlarının temsilcisi yapılmıştı.

2010’larda Rus emperyalizminin askerî yükselişi ile birlikte “çok kutupluluk” teorisi doğdu ve giderek Küresel Güney teorisiyle kaynaştı. Bu sentezde kimi bariz çelişkiler de vardı gerçi. Örneğin Rusya bir Kuzey ülkesiydi ve bir Güney ülkesi olan Ukrayna’nın üzerine çullanmıştı. Oysa çok kutupluluk teorisine göre bu bir sorun değildi: Ne de olsa Rus imparatorluğunun güçlenmesi dünyayı daha çok kutuplu, dolayısıyla daha adil (!) bir yer yapacaktı. Bu kez Rusya geçmişin Sovyet bayraklarını bugünkü tekelci savaşa örtü yapıyordu. Çarlığı diriltme girişimi Sovyet mirasından sembollerle süsleniyordu. Rus tekelleri için Ukrayna’yı kapatma girişimine sözde anti-faşist anlamlar atfediliyordu.

Ancak 7 Ekim sonrası yeni Ortadoğu konjonktüründe yaşananlar, Rusya ve Çin’in kendilerine yükledikleri özgecil anlamların palavradan ibaret olduğunu sergiledi. İsrail’in vahşi-soykırımcı saldırıları karşısında Filistin, Lübnan, İran yapayalnız kaldı. Filistin söz konusu olunca ne Rusya çok kutuplu bir dünya tutumu sergiledi ne de Çin Güney dayanışması gösterdi. Oysa 20. yüzyılda hem SSCB hem de Çin Halk Cumhuriyeti her büyük krizde Ortadoğu halklarının yanında yer alırdı – İsrail’e askerî nota vermek dâhil.

Nihayet, Trump’ın 2. döneminde ABD’nin de dünyanın yeniden paylaşımını talep etmesi, hatta bunu fiilen yapmaya başlaması, Rusya ve Çin’in maskesini iyice düşürdü. Ne Venezuela’yı savundular ne de İran’ı. ABD hammadde (özellikle enerji) kaynaklarını askerî güçle kapatmaya başlayınca, Rusya buna sadece kendi hakkını (!) isteyerek yanıt verdi. Al Venezuela’yı, ver Ukrayna’yı! Çin de Tayvan’ı anakaraya birleştirmek ve Güney Çin Denizi’ne tam hâkimiyet dışında hiçbir şeyle ilgilenmiyor. O da paylaşımdan gücü oranında kendi payını istiyor.

Trump’ın haydutlukları karşısında Rusya ve Çin’in sessizliği, sadece kendi paylarını talep etmeleri, umalım ki dünya solunu bu iki emperyalist devletin pompaladığı hayallerden kurtarmış olsun. Tekelci kapitalizmin aynı zemini üzerinde, kendi tekelleri için doğal kaynakları kapatma ve nüfuz alanlarına çevirme mücadelesi veren bu Büyük Güçlerin rekabetinde ilerici bir yan yoktur. Açık emperyalist rekabetin askerileşmesi dünya halklarına sadece savaş ve yıkım getirir.


© Artı Gerçek