GERÇEKTEN YERLİ VE MİLLÎ BİR AYDIN: HALİDE EDİP

“Yerli ve millî” tanımı, 70’ler ve 80’lerde bizler için oldukça anlamlıydı. 1975’te Mehmet Doğan’ın Batılılaşma İhaneti kitabı beni derinden etkilemişti. Peyami Safa’nın Sözde Kızlar, Müfide Ferit’in Pervaneler gibi romanları bu duygu hâlimi daha da pekiştiriyordu. Bir bakıma 70’ler Türkiye’sinde Türk Sağı yerli ve millîyi, 70 model kapsamlı Türk Solu ise yerli olmayan, gayri millî olanı temsil ediyordu. Sağ ideoloji, tasavvuf, liberal özgürlükçü düşüncenin büyüsü ve pereniyalizm derken, şahsen 2026’ya bu zihinsel yolculukla gelebildim. Son zamanlarda, Sağın en azından Allah’ı olan bir ontolojiye dayandığını varsayarken, ancak arka planda barındırdığı tehlikeli bir tuzak olan örgütlü riyakârlık sinyallerini gözlemlemek benim için rahatsız ediciydi

Bugün ise nedense “yerli ve millî” sistem, aydın, ürün ya da fikir tartışmaları içimde bir ekşime yaratıyor. Bu ekşimenin, aklım, vicdanım ve dayatılan çarpıtılmış hikâyeler arasında oluşan tutarsızlığın yarattığı stresle ilgili olduğunu düşünüyorum.

Tanzimat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet; her biri ülkenin selameti adına birer hikâye üretmiş dönemlerdir. Bu hikâyeler etrafında bir fikir inşa edilmeye çalışılmıştır. Bu fikirlerin başarı oranı ise, ne kadar yerli ve millî iddia taşısalar da evrenselle kurdukları bağ ölçüsünde yükselmiştir. Moderniteyi merak etmeyen, anlamayan ya da onu kodifiye edemeyen kapalı zihin, sonunda kendi ürettiği köylülüğe hapsolur. Kendi hücresinden çıkmadan, dili öğrenmeden, dünyada ne olup bittiğini merak etmeden, araştırmadan ve metodoloji kavramadan; sadece teknolojiyi ikinci elden taklit ederek, Mühendishane-i Bahrî-i Hümâyun veya medrese örnekleri üzerinden bir “hikâye fikri” üretilemediği tarihsel deneyimlerimizde belirgindir.

Bu toprakların gerçekten yerli ve millî aydına her zaman ihtiyacı oldu; bundan sonra da olacak. Ancak bu, ancak son kitabımın başlığında da ifade ettiğim “Açık ve Gizli Köylülük” sarmalının aşılmasıyla mümkün olabilir. Kapalı bir “açık köylülük” zihniyetiyle, evrensele açılmayı, dil öğrenimini ve literatüre hâkim olmayı dert edinmeyen hâkim bir köylü sağcılıkla bu sarmal aşılamaz. Aynı şekilde, sınırlı bir yabancı literatür taramasıyla kendi kapalılığını inşa etmiş; pro-pozitivizmi anlamadan dogma hâline getirmiş, gizli köylülük dediğim zihniyetle de bu çıkmazdan çıkılamıyor.

Bu ölçülerle bakıldığında, son iki yüz yılda bu ülkeye iyi niyetle hizmet etmiş; Namık Kemal, Ahmet Cevdet Paşa, Filibeli Ahmet Hilmi, Ziya Gökalp, Ahmet Ağaoğlu, Halide Edip, Ahmet Hamdi Tanpınar, Kemal Tahir, Nurettin Topçu, Cemil Meriç, Erol Güngör, Şerif Mardin ve Oğuz Atay gibi aydınlar yetişmiştir. Millî aydının ölçülerinden biri, ülkesi için her türlü fedakârlığı yapabilmesi; hakikat ve vicdan adına her türlü otoriteyi ikaz edebilmesi; ötekine karşı önyargılı olmamasıdır. Son kırk yıl için zihnimi zorladığımda bazı isimler aklıma gelse de, bu ölçülere en yakın örnek olarak olsa olsa Aliya İzzetbegoviç’i zikredebilirim.

Aydın ya da entelektüel tartışmasının ötesinde, bu ülkenin gerçekten yerli ve millî bir elit kadroya da ihtiyacı olduğu açıktır. Nitelikli bir burjuva ya da görgülü bir aristokrat aile ortamında yetişmek; Doğu–Batı felsefesi, hikmet ve tasavvufla temas etmek; derinlikli okumalar için yabancı dil bilmek, elit potansiyelinin yeter şartı olmasa da vazgeçilmez gerek şartlarıdır.

Yukarıda zikrettiğimiz aydınların ahlâkî ve vicdanî nitelikleri tartışmasızdır. Ancak moderniteyle dil, deneyim ve coğrafya üzerinden kurdukları anlam ve metot ilişkilerinin yeterliliği, her zaman münazaraya açıktır.

Malum, Bernard Lewis’in What Went Wrong? The Clash Between Islam and Modernity in the Middle East adlı kitabı vardır. Yani İslam ile modernite arasında ortaya çıkan krizde yanlış nerededir? Aslında bu soruyu bizim sormamız gerekirken, ne yazık ki Lewis sormuştur. Ben de uzun zamandır, bu soruyu özünden kopmadan ama biraz daha özelleştirerek, “Türkiye ile modernite arasındaki hâlâ aşılamayan krizde yanlış nerede?” diye sormak istedim. Bu soruya metaforik bir cevap verebilecek doğru bir adres aradım. Yukarıda sayılan isimleri ve daha nicelerini düşündüm. Bu meseleleri konuşabileceğim, çok yönlü bir figür olarak aklıma en yakın Halide Edip Hanım geldi.

Çünkü Halide Edip’in bu ülkeye, medeniyetine, dinine ve maneviyatına duyduğu derin saygı ve sahiplenme ile Batı’nın temel eserleri ve filozoflarıyla kurduğu yüz yüze ilişki; Kemalist ve Demokrat Parti otoriterliği karşısında doğrularını savunurken yanlışlara itiraz edebilme asaleti, bende ona karşı sarsılmaz bir güven oluşturmuştur. Cesurdu, operatifti, tutarlıydı; vicdanlı ve ahlâklıydı.

Halide Edip denilince zihnimde ilk canlanan sahne, İngiliz işgali altındaki İstanbul’da, Yunan’ın İzmir’i işgaline karşı öncülük ettiği ve sonunda Sultanahmet Meydanı’nda doruğa ulaşan mitinglerdir. Süreyya Ağaoğlu, anılarında –kendi de dâhil olmak üzere– yabancı dil eğitimi almış bir grup genç kızın, Halide Hanım’ın öncülüğünde, işgal kuvvetleri heyetiyle erkeklerin başaramadığı ölçüde sert ve kararlı bir diplomasi yürüttüğünü anlatır. Bu genç kadın grubu, aynı zamanda saray aristokrasisini de ciddi biçimde zorlamıştır. Halide Edip’in Sultanahmet mitingindeki hitabı, Yahya Kemal’in epik ve lirik üslubunun çok ötesinde; sarsıcı bir iman, kararlılık ve vizyona dayanıyordu. O an Sultanahmet Meydanı, naif komplo tacirlerinin Yahudi–İngiliz komplosu arama kurnazlıklarının bütünüyle anlamsızlaştığı; zamanın adeta durup seyirci kaldığı bir mekâna........

© Antalya Son Haber