Sartre yaşasaydı, Türkiye için ne söylerdi?
Jean-Paul Sartre’ın 1943 tarihli başyapıtı Varlık ve Hiçlik, insanı evrenin merkezine ancak korkunç bir yalnızlık ve sorumlulukla bırakan bir "varoluş manifestosu"dur. Sartre bu kitabı, Nazi işgali altındaki Fransa’da, insanın bir "nesne" haline getirildiği karanlık bir dönemde, özgürlüğün mekanik bir zorunluluk değil, varoluşsal bir temel olduğunu kanıtlamak için yazmıştır.
Sartre, felsefesini iki kutup üzerine inşa eder: "Kendinde-varlık" (nesneler) ve "Kendi-için-varlık" (insan bilinci). Bir taş neyse odur; ancak insan, bilincindeki "hiçlik" sayesinde her an kendisinden başka bir şey olmayı seçebilir. Sartre’a göre "varoluş özden önce gelir." Yani bizi tanımlayan bir kader veya fıtrat yoktur; bizler kendi seçimlerimizin toplamıyızdır. Bu durum, bizi "özgürlüğe mahkûm" eder.
Sartre’ı tanımak için sadece fikirlerine değil, ilginç yaşamına da bakmak gerekir:
Nobel Reddi: 1964’te Nobel Edebiyat Ödülü’nü "yazarın kurumsallaşmaması gerektiği" gerekçesiyle reddeden ilk kişidir.
Aşk Anlaşması: Simone de Beauvoir ile ömür boyu süren, ancak sadakat zorunluluğu olmayan, her şeyi birbirlerine anlatma şartına dayalı efsanevi bir entelektüel aşk yaşamıştır.
Görünüş ve Gerçeklik: Şaşılığı nedeniyle kendisini çirkin bulan Sartre, bu durumu entelektüel bir hırsa dönüştürmüş; günde bazen 20 saat çalışarak, amfetamin ve tütün desteğiyle binlerce sayfa........
