Ne kadar gübre o kadar çay ezberi bozuluyor
Ancak kendi milli içeceğimize öyle bir muamele yapıyoruz ki, adeta bindiğimiz dalı, pardon, demlediğimiz yaprağı kesiyoruz. Toprağa boca edilen tonlarca kimyasal gübre, artan selüloz (yani odun) oranı ve giderek düşen kalite... 2050 yılına gelindiğinde ortada içilecek bir çay kalmama ihtimali, artık uzak bir fantezi değil, sektörün en gerçekçi kabusu.
Gelelim işin maliyet ve işgücü boyutuna, zira asıl ekonomik komedi orada sahneleniyor. Tarlada çay var ama o çayı toplayacak işçi, adeta lüks bir üretim kalemi haline gelmiş durumda. Günlük yevmiyeler 4 bin - 5 bin liralara, ton başı toplama maliyetleri ise 13-15 bin liralara fırlamış vaziyette. Geçen yıl 2500 lira seviyelerinde olan beklentiler kısa sürede uçuşa geçmiş. İşin absürt tarafı şu: Üretici diyor ki, "Ben çiftçiyim ama çay kesmiyorum, adam çalıştırıyorum, onlar da çok pahalı çalışıyor." Yani tarlanın sahibi kazanamıyor, toplayan yevmiyeyi yetersiz buluyor, çayı alan ise kaliteden şikayetçi. Sektör, tam anlamıyla "kaybet-kaybet" sarmalına girmiş.
Tam bu kilitlenme noktasında, masaya rasyonel bir "akıl" konuyor. Migros ve Rize Ticaret Borsası ortaklığında, şimdilik 160 bahçeyi (yaklaşık 120 üretici) kapsayan butik ama hayati bir proje devreye alınıyor.........
