Küresel iklim ve çevre sorunlarının çözümünde 2026 bir dönüm noktası mı olacak?
Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. İzzet Arı, küresel iklim ve çevre alanında 2025'te yaşanan gelişmeleri ve 2026’ya ilişkin beklentileri AA Analiz için kaleme aldı.
***
2025 yılı, insanlığın iklim kriziyle mücadelesinde yalnızca bir takvim yaprağı değil, otuz yılı aşkın süredir devam eden müzakerelerden "gerçek dönüşümlere" geçişin simgesi olan kritik bir eşik olarak kaydedilmiştir. Küresel sıcaklık artışının sanayi öncesi döneme göre 1,55 derece gibi rekor bir seviyeye ulaşması, krizin somut etkilerinin en ağır hissedildiği bir dönemi beraberinde getirmiştir. [1] Bu süreçte dünya, 2024 yılını emisyonlar için bir "zirve" olarak geride bırakmış ve 2025 yılı yapısal emisyon düşüşünün gözlemlendiği ilk yıl olma potansiyelini taşımıştır.
2025 yılının iklim alanında en önemli diplomatik gelişmesi, Brezilya’nın Belem kentinde düzenlenen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'nin 30. Taraflar Konferansı olan COP-30 zirvesi olmuştur. Bu zirve, insanlığı iklim değişikliğine karşı küresel bir ortak çabaya diğer bir ifadeyle imece yürütmeye çağırmış; fosil yakıtlardan adil çıkış ve ormansızlaşmanın durdurulması gibi iki temel yol haritası belirlemiştir. [2] COP-30’un çok taraflılığının güç kaybettiği bir dönemde yapılmış olması yeni arayışları ve yapıları beraberinde getirmektedir. Küresel iklim çabalarında konsensus yerine koalisyonlar dönemi yani bölgesel işbirlikleri, gelişen ekonomilerin ve gelişmekte olan ülkelerin yer aldığı küresel güneyin daha belirleyici rol üstlenmesi ve İklim Kulübü gibi yapıların iklim gündemini belirleyici olması bu arayışların bir sonucu olmuştur.
Türkiye, bu küresel seferberlikte ve COP-30 öncesinde vites artırarak İklim Kanunu'nu yasalaştırmış ve 2053 Net Sıfır Emisyon hedefi için yasal çerçeveyi oluşturmuştur. Ayrıca, 2026 yılında Antalya’da düzenlenecek olan COP-31 başkanlığını ve ev sahipliğini üstlenerek, gelişmiş ve gelişmekte olan ekonomiler arasında bir köprü rolü üstleneceğini duyurmuştur. Türkiye bu konferansa ev sahipliği yapabilmek için uzun zamandır çaba göstermiş ve son yıllardaki aktif müzakere ve ulusal başarılarıyla COP-31’i almayı başarmıştır.
2025 yılında küresel iklim değişikliğinde yaşananların yanı sıra, su konusunda da dünya ölçeğinde bir çevresel riskin krize dönüşme işaretleri görülmeye başlanmıştır. 2025 yılı verileri, su stresinin sadece bir miktar sorunu değil, aynı zamanda bir toprak ve insan sağlığı sorunu olduğunu ortaya koymuştur. Küresel tatlı su çekiminin yüzde 70’inden fazlası tarım sektörü tarafından gerçekleştirilirken, insan kaynaklı arazi tahribatının yüzde 60'tan fazlası tarım alanlarında (ekili alanlar ve meralar) meydana gelmektedir. [3] Bu durum artan nüfusa rağmen azalan tatlı su kaynaklarının nasıl korunacağı ve yönetileceği konusunda endişeleri artırmaya başlamıştır. Daha somut olarak, suyun doğrudan etkilediği tarım ve enerji konularında daha etkin politika üretme sürecine girilmesi gerektiği ortaya çıkmaktadır. Özellikle toprak yapısının bozuldukça su tutma kapasitesinin azalması, buna bağlı olarak daha fazla sulama ihtiyacı doğurarak sürdürülemez bir yük oluşturmasına neden olmaktadır. 2025 yılındaki ortaya çıkan temel bulgular, daha az kaynakla daha fazla ve daha iyi üretim stratejilerinin hayata geçirilmesi gerektiğini göstermektedir. Diğer taraftan iklim kriziyle mücadelede hayati olan yenilenebilir enerjiye geçiş, beraberinde kritik minerallerin su yoğunluğu sorununu getirmesi sorunların sadece kendi disiplinleri sınırlarında kalmadığını göstermektedir. Bataryalar ve temiz enerji........
