We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Hak Dostlarından Hikmetler Yunus Emre- 13-

6 0 0
01.01.2021

Yunus Emre Hazretleri buyurur:

Ey dün ü gün Hak isteyen,

Bilmez misin Hak kandadır?1

Her kandasam onda hâzır,

Kanda bakarsam ondadır.

[Cenâb-ı Hak, âyet-i kerîmelerde şöyle buyuruyor:

“Doğu da Allâh’ındır Batı da. Nereye dönerseniz Allâh’ın vechi (yüzü, Zât’ı) oradadır…” (el-Bakara, 115)

“…Nerede olursanız olun, O (Allah) sizinle beraberdir...” (el-Hadîd, 4)

Cenâb-ı Hak; zamandan ve mekândan münezzeh, her zaman ve mekânda hâzır ve nâzır. Allah Teâlâ -sonsuz kudretiyle- yarattığı bütün varlıkların her an yanıbaşındadır, onlara kendilerinden daha yakındır. Cenâb-ı Hakk’ın irâde ve yaratması olmasa, o varlıklar ne var olmaya ne de varlıklarını sürdürmeye güç yetirebilirler. Zira bütün kuvvet ve kudretin mutlak sahibi, yalnızca Cenâb-ı Hak’tır.

Müteâl, yani idrâk ötesi mükemmel olan Rabbimiz, kullarını her an görür, duyar, her hâllerine vâkıf olur. İşte bu şuur ve idrâk içinde Cenâb-ı Hak’la kalben beraber olan Hak dostlarına, şu fânî âlemde gördükleri her şey, ilâhî kudret ve azamet tecellîlerini hatırlatır. Ârif bir kul, nereye baksa Cenâb-ı Hakk’ı hatırlar. “Onlar ayaktayken, otururken, yanları üzerine yatarken (her an) Allâh’ı zikrederler...” (Âl-i İmrân, 191) âyet-i kerîmesinden hisse alır. Rabbinin kulunu bir an bile unutmadığını düşünerek gafletten sakınır.

İşte bizleri yaratan, maddî-mânevî nîmetleriyle perverde kılan, takdîr ettiği kadar yaşatan ve sonunda yine kendisine döndüren Rabbimiz hakkında böyle bir kalbî teyakkuz üzere olmak, dâimî zikir hâline kavuşmak demektir. Yani geçici bir müddet veya bir dönem değil; bir ömür boyu, her nefeste Allah ile beraberlik şuurunu kalbe nakşetmektir.

Bir hadîs-i şerîfte:

“Îmânın en üstün mertebesi, nerede olursan ol, Allâh’ın seninle beraber olduğunu bilmendir.” buyrulmuştur. (Heysemî, I, 60)

Mânevî uyanıklık, firâset ve basîret ile hikmet ve hakîkatlere vukûfiyet de ancak kalbin Allah ile beraberliği nisbetinde hâsıl olur.

Şu hâdise, bu hakîkati ne güzel îzah etmektedir:

Rivâyete göre Îsâ u, teninde alacalar bulunan ve hastalıktan iki şakağı da çökmüş bir şahsa rastladı. O şahıs, üzerindeki hastalıklardan âdeta habersiz bir hâlde kendi kendine:

“–Yâ Rabbi! Sana sonsuz hamd ü senâlar olsun ki, insanların pek çoğunu müptelâ kıldığın dertten beni halâs eyledin!..” diyordu.

Îsâ u, muhâtabının idrâk seviyesini ve mânevî derecesini anlamak arzusuyla ona:

“–Ey kişi! Allâh’ın seni halâs eylediği hangi dert var ki?!” diye sordu.

Hasta şöyle cevap verdi:

“–Ey Rûhullâh! En fecî hastalık ve belâ, kalbin Allah’tan gâfil ve mahrum olmasıdır. Şükürler olsun ki ben, Cenâb-ı Hak ile beraber olmanın zevk, lezzet ve füyûzâtı içindeyim. Sanki vücudumdaki hastalıklardan haberim bile yok...”]

Yunus Emre Hazretleri buyurur:

İstemegil Hakk’ı ırak,2

Gönüldedir Hakk’a durak.

Sen senliğin elden bırak,

Tenden içeri candadır.

[Hak dostu ârifler; “Sen çıkınca aradan, kalır seni Yaratan.” demişlerdir. Yani benliği, enâniyeti, gurur ve kibri bertaraf etmeden, gönül aynası nurlanmaz. Nefs perdesinin ardından bakanlar, ancak sûret ve şekilleri görürler; mânâ âlemine, sır ve hikmetlere intikal edemezler. Kalbini nefsânî arzuların kesâfetinden kurtaran, yani nefs engelini aşıp Hak nûruyla bakanlar ise her dâim Cenâb-ı Hakk’ı kalplerinde bulurlar.

Yüce Rabbimiz, âyet-i kerîmelerde şöyle buyuruyor:

“Kullarım Sana, Ben’i sorduğunda (söyle onlara): Ben çok yakınım…” (el-Bakara, 186)

“…Biz ona (insana) şah damarından daha yakınız.” (Kāf, 16)

“…Şunu iyi bilin ki Allah, insan ile kalbi arasına girer…” (el-Enfâl, 24)

Hakîkaten, kalbimizden geçen duygu ve düşünceleri bizden başka hiç kimse bilemez. Fakat;

“(Allah) gözlerin hâince bakışını ve sadırların (kalplerin) gizlediğini (dahî) bilir.” (el-Mü’min, 19)

İşte Cenâb-ı Hakk’ın kullarına kendilerinden bile yakın oluşunu lâyıkıyla idrâk eden ârif kullar, kendi nefislerinin arzusuna değil, her hâlükârda ilâhî irâdeye râm olurlar. Cüz’î irâdelerini, küllî irâdeye aykırı şekilde kullanmaya aslâ yönelmezler.

Şu hâdise, bu hakîkati ne güzel hulâsa etmektedir:

19. asrın meşhur mutasavvıflarından Şeyh Muhammed Nûru’l-Arabî’nin, “beşerî/cüz’î irâde”yi inkâr ettiği yolunda bir dedikodu yayılır. Bunu duyan Sultan Abdülmecid Han, Şeyh Efendi’nin huzur dersine çağrılmasını ve orada kendisine bu meselenin sorulmasını emir buyurur. Huzur dersine iştirâk eden Şeyh Efendi, meselenin keyfiyeti suâl olunduğunda şu cevabı verir:

“Ben umûmî mânâda cüz’î irâde yoktur deyip onu inkâr etmedim. Ancak bazı insanlar için onun âdeta yok hükmünde olduğunu söyledim. Çünkü evliyâullâhın büyükleri, dâimâ huzûr-i ilâhîde olduklarının idrâki içinde yaşadıklarından, cüz’î irâdelerinde de tezâhür imkânı yok denecek kadar azdır. Bu sebeple her hâlükârda kendi irâdelerine değil, mülkünde bulundukları Cenâb-ı Hakk’ın irâdesine tâbî olarak hareket ederler. Aksi hâlde, edebe mugâyir davranmış ve kusur işlemiş olurlar.

Meselâ bizler şimdi pâdişâhın huzûrundayız. «Gel» denilir geliriz; «git» denilir gideriz. İrâdemizi, bizi kuşatan pâdişah irâdesine rağmen, istediğimiz gibi kullanmamız mümkün değildir. Oysa bir de dışarıdaki gâfillere ve diğer mahlûkâta bakın; gâyet serbest ve irâdelerinde hürdürler.”

Aldığı bu cevaptan gayet memnun kalan pâdişah, Şeyh Efendi’ye ikram........

© Altınoluk


Get it on Google Play