Siyasetle yolsuzluk beraber mi yürüyor |
İki yıl önce yapılan 31 Mart seçimlerinden yaklaşık 2 ay kadar önce Siyasetin finansmanı konusunda bir köşe yazmıştım. 9 Şubat 2024 tarihinde o dönemde çalıştığım Lider Gazetesi’nde yayımlanan o köşe yazısında Türk siyasetindeki en önemli sorunun siyasetin finansmanı meselesi olduğunu anlatmıştım. O köşe yazsını kaleme aldığım günlerde 31 Mart seçimleri için hazırlanan belediye başkan adayları, meclis üyesi adayları, muhtar adayları yollara düşüp çalışıyorlardı. Kulağa hoş gelen süslü kelimelerden oluşan vaatler havada uçuşuyordu. Yapılan konuşmaları ve projeleri duydukça ‘Neredeyse gökteki yıldızları bile vadedecekler’ diye düşünmeden kendimi alamıyordum.
Kıyasıya bir yarış vardı. O günlerde mazotun litresi 43 lira civarındaydı. Üzerleri adayların sloganları ve fotoğraflarıyla girdirilmiş olan araçlar konvoy oluşturup binlerce kilometre yol kat ediyordu. Milyonlarca liralık ulaşım masrafları yapılıyordu. Fotoğraflar, yemeler, içmeler, ağırlamalar, seçim ofisleri açmak için dükkân kiralamaları, ücretli danışmanlıklar, reklamlar, imaj çalışmaları ve daha neler neler.
Harcamaları gördükçe hesap bile edemiyorsun. Belediye başkanlarının aldığı maaş belli. Seçilirsen alacağın maaşla yapılan harcamayı telafi edebilmen mümkün değil. Peki adaylar neden çoluk çocuğunun rızkını siyaset için harcıyor? Memleket aşkından mı? Seçim kampanyası esnasında ‘Bu kadar harcamanın altından bu adaylar nasıl kalkıyorlar’ diye herkesin aklına sorular gelebiliyor.
İşte burada siyasetin finansmanı meselesi ortaya çıkıyor. Tek başına bir belediye başkan adayının seçim döneminde bu harcamaların altından kalkabilmesi pek mümkün görünmüyor. O zaman partiden ve Partililerden destek alınıyor. Daha da olmadı sponsor arayışları başlıyor. O zaman ‘kimler kime ne karşılığında destek veriyor? ‘diye akıllarda soru işaretleri bırakan şüpheler doğabiliyor. Çünkü pintiliğinden kör kuruşun hesabını yapanlar bazen adaylara oluk gibi para akıtabiliyorlar. Hatta bazıları hangi aday olursa olsun kazanma ihtimali olan birkaç adaya birden destek de verebiliyor. Böylece kim kaybederse kaybetsin kazanan bu sponsorun destek verdiği isimlerden biri oluyor. İş dünyasından gelen bu sponsorlar böylece kim iktidara gelirse gelsin, ya da kim belediye başkanı seçilirse seçilsin işlerini yüzdürebiliyorlardı.
Yıllar önce bir holdingin üst düzey bir yöneticisi bana şunu söylemişti. ‘Biz iktidardaki partinin ya da bir başka partinin adamı değiliz. Biz iş adamıyız. Kim gelirse gelsin biz işimize bakarız. Her iktidarla çalışırız’
İş dünyası böyledir. İş dünyası önüne engel çıkmasını değil önünün açılmasını bekler siyasetçilerden. Ama seçimlerde destek vermeyenin ya da bağış yapmayanın önü kesiliyorsa burada siyasi etik sorunu var demektir. Haliyle böyle iddialar siyaset ve yolsuzluk, kol kola mı ilerliyor tartışmalarını beraberinde getiriyor. Bu yüzden yurt genelinde çok sayıda belediye başkanı hakkında dava açılmış durumda. Bu davaların siyasi olduğu iddia ediliyor. 31 Mart seçimlerinde hezimete uğrayan AK Parti’nin yargıyı sopa olarak kullanması sonucu bu davaların açıldığı öne sürülüyor.
Öte yandan Türkiye özellikle iki ildeki davaya kilitlenmiş durumda. Biri Slivri’de CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun yargılandığı İBB davası. Diğer de Antalya’da görevden alınan Muhittin Böcek’in de aralarında olduğu dava. Muhittin Böcek’i Kemer ile Antalya arasında otobüsle yolcu taşımacılığı yaptığı 1990’lı yılların ortalarından beri tanırım. Kendisi Kemer’de ANAP’ın önde gelen ailelerinden Minta’ların kızıyla evlenmişti. Kemer’in köklü ailelerinden Minta’ların desteğiyle siyasete atılıp Antalya’da ANAP’ın Merkez ilçe başkanı olmuştu. Hatta dönemin bakanlarından Bakırköy eski belediye başkanı Ali Talip Özdemir ile birlikte Muhittin Böcek’in kayınpederine ait portakal bahçesinin içindeki evine misafir olmuştuk. O dönemde ANAP il Başkanlığını Çelebi Konfeksiyon ’un sahibi Ahmet Çelebi yapıyordu. O dönemin en etkili siyasetçilerinden biri de ANAP Antalya Milletvekili Sami Küçükbaşkan’dı. Ben de o yıllarda çalıştığım televizyonda ANAP muhabirliği yaptığım için gece gündüz bu isimlerle beraberdim. Muhittin Böcek’in aday gösterilip seçilmesinde hem Sami Küçükbaşkan’ın hem de Ahmet Çelebi’nin çok büyük destekleri olmuştu. Böcek 1999 seçimlerinde Konyaaltı Belediye Başkanı seçildiğinde devir teslim törenine ben de gitmiştim. Oğlu Gökhan ile o dönemde eşi olan Havva hanım da gelmişti devir teslim törenine. Muhittin Böcek’in oğlu o zamanlar 5-6 yaşlarında bir çocuktu. Aradan 27 yıl geçmiş. Muhittin Böcek o tarihten beri girdiği her seçimde belediye başkanı seçildi. Bu süreçte eşinden boşanıp hayatını bekar olarak sürdüüyor. Elbette özel hayatı kimseyi ilgilendirmez. Kendini bildi bileli babasını hep belediye başkanı olarak gören oğlu Gökhan’a gelince. 1999’da ufacık bir çocuk olan Gökhan koca bir adam olmuş. Bu süreçte babasının peşinden ayrılmamış. İddialara göre belediyeden çıkmamış. İddialara göre Belediye ile iş yapan iş adamlarıyla para ilişkisine girmiş. Eğer iddialar doğruysa Muhittin başkan oğluyla belediye arasında bir mesafe koyabilmeliydi. Hatta belediyeye adımını bile attırmamalıydı.
Bugün Muhittin Böcek bunun sancısını çekiyor olmalı. Mahkemede pamuk gibi ağarmış saçlarıyla dikkati çeken Muhittin Böcek suçlamaları kabul etmemiş. Bu davanın nasıl sonuçlanacağını hep beraber göreceğiz. Adliyelerde her türlü davayı takip etmiş bir gazeteci olarak şunu söyleyebilirim. Davaların akibeti, olayın ne olup olmadığı genellikle ilk celsede belli olur. O nedenle ilk duruşmalar çok önemlidir. Ara duruşmalarda gazeteciler için fazla bir şey çıkmaz. Ama dosyada hem sanık, hem müşteki hem de hem de tanık sayısı çok fazla. O nedenle sonucu kestirmek zor. Umarım bu davalardan Türk adaleti yüzünün akıyla çıkar. Yargıya olan güvenin dibe vurduğu günümüzde Anayasamızda yazdığı gibi hukuk devleti olduğunu gösterir. Siyasetin finansman sorunu da çözülür.
Siyasetle yolsuzluk beraber mi yürüyor
İki yıl önce yapılan 31 Mart seçimlerinden yaklaşık 2 ay kadar önce Siyasetin finansmanı konusunda bir köşe yazmıştım. 9 Şubat 2024 tarihinde o dönemde çalıştığım Lider Gazetesi’nde yayımlanan o köşe yazısında Türk siyasetindeki en önemli sorunun siyasetin finansmanı meselesi olduğunu anlatmıştım. O köşe yazsını kaleme aldığım günlerde 31 Mart seçimleri için hazırlanan belediye başkan adayları, meclis üyesi adayları, muhtar adayları yollara düşüp çalışıyorlardı. Kulağa hoş gelen süslü kelimelerden oluşan vaatler havada uçuşuyordu. Yapılan konuşmaları ve projeleri duydukça ‘Neredeyse gökteki yıldızları bile vadedecekler’ diye düşünmeden kendimi alamıyordum.
Kıyasıya bir yarış vardı. O günlerde mazotun litresi 43 lira civarındaydı. Üzerleri adayların sloganları ve fotoğraflarıyla girdirilmiş olan araçlar konvoy oluşturup binlerce kilometre yol kat ediyordu. Milyonlarca liralık ulaşım masrafları yapılıyordu. Fotoğraflar, yemeler, içmeler, ağırlamalar, seçim ofisleri açmak için dükkân kiralamaları, ücretli danışmanlıklar, reklamlar, imaj çalışmaları ve daha neler neler.
Harcamaları gördükçe hesap bile edemiyorsun. Belediye başkanlarının aldığı maaş belli. Seçilirsen alacağın maaşla yapılan harcamayı telafi edebilmen mümkün değil. Peki adaylar neden çoluk çocuğunun rızkını siyaset için harcıyor? Memleket aşkından mı? Seçim kampanyası esnasında ‘Bu kadar harcamanın altından bu adaylar nasıl kalkıyorlar’ diye herkesin aklına sorular gelebiliyor.
İşte burada siyasetin finansmanı meselesi ortaya çıkıyor. Tek başına bir belediye başkan adayının seçim döneminde bu harcamaların altından kalkabilmesi pek mümkün görünmüyor. O zaman partiden ve Partililerden destek alınıyor. Daha da olmadı sponsor arayışları başlıyor. O zaman ‘kimler kime ne karşılığında destek veriyor? ‘diye akıllarda soru işaretleri bırakan şüpheler doğabiliyor. Çünkü pintiliğinden kör kuruşun hesabını yapanlar bazen adaylara oluk gibi para akıtabiliyorlar. Hatta bazıları hangi aday olursa olsun kazanma ihtimali olan birkaç adaya birden destek de verebiliyor. Böylece kim kaybederse kaybetsin kazanan bu sponsorun destek verdiği isimlerden biri oluyor. İş dünyasından gelen bu sponsorlar böylece kim iktidara gelirse gelsin, ya da kim belediye başkanı seçilirse seçilsin işlerini yüzdürebiliyorlardı.
Yıllar önce bir holdingin üst düzey bir yöneticisi bana şunu söylemişti. ‘Biz iktidardaki partinin ya da bir başka partinin adamı değiliz. Biz iş adamıyız. Kim gelirse gelsin biz işimize bakarız. Her iktidarla çalışırız’
İş dünyası böyledir. İş dünyası önüne engel çıkmasını değil önünün açılmasını bekler siyasetçilerden. Ama seçimlerde destek vermeyenin ya da bağış yapmayanın önü kesiliyorsa burada siyasi etik sorunu var demektir. Haliyle böyle iddialar siyaset ve yolsuzluk, kol kola mı ilerliyor tartışmalarını beraberinde getiriyor. Bu yüzden yurt genelinde çok sayıda belediye başkanı hakkında dava açılmış durumda. Bu davaların siyasi olduğu iddia ediliyor. 31 Mart seçimlerinde hezimete uğrayan AK Parti’nin yargıyı sopa olarak kullanması sonucu bu davaların açıldığı öne sürülüyor.
Öte yandan Türkiye özellikle iki ildeki davaya kilitlenmiş durumda. Biri Slivri’de CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun yargılandığı İBB davası. Diğer de Antalya’da görevden alınan Muhittin Böcek’in de aralarında olduğu dava. Muhittin Böcek’i Kemer ile Antalya arasında otobüsle yolcu taşımacılığı yaptığı 1990’lı yılların ortalarından beri tanırım. Kendisi Kemer’de ANAP’ın önde gelen ailelerinden Minta’ların kızıyla evlenmişti. Kemer’in köklü ailelerinden Minta’ların desteğiyle siyasete atılıp Antalya’da ANAP’ın Merkez ilçe başkanı olmuştu. Hatta dönemin bakanlarından Bakırköy eski belediye başkanı Ali Talip Özdemir ile birlikte Muhittin Böcek’in kayınpederine ait portakal bahçesinin içindeki evine misafir olmuştuk. O dönemde ANAP il Başkanlığını Çelebi Konfeksiyon ’un sahibi Ahmet Çelebi yapıyordu. O dönemin en etkili siyasetçilerinden biri de ANAP Antalya Milletvekili Sami Küçükbaşkan’dı. Ben de o yıllarda çalıştığım televizyonda ANAP muhabirliği yaptığım için gece gündüz bu isimlerle beraberdim. Muhittin Böcek’in aday gösterilip seçilmesinde hem Sami Küçükbaşkan’ın hem de Ahmet Çelebi’nin çok büyük destekleri olmuştu. Böcek 1999 seçimlerinde Konyaaltı Belediye Başkanı seçildiğinde devir teslim törenine ben de gitmiştim. Oğlu Gökhan ile o dönemde eşi olan Havva hanım da gelmişti devir teslim törenine. Muhittin Böcek’in oğlu o zamanlar 5-6 yaşlarında bir çocuktu. Aradan 27 yıl geçmiş. Muhittin Böcek o tarihten beri girdiği her seçimde belediye başkanı seçildi. Bu süreçte eşinden boşanıp hayatını bekar olarak sürdüüyor. Elbette özel hayatı kimseyi ilgilendirmez. Kendini bildi bileli babasını hep belediye başkanı olarak gören oğlu Gökhan’a gelince. 1999’da ufacık bir çocuk olan Gökhan koca bir adam olmuş. Bu süreçte babasının peşinden ayrılmamış. İddialara göre belediyeden çıkmamış. İddialara göre Belediye ile iş yapan iş adamlarıyla para ilişkisine girmiş. Eğer iddialar doğruysa Muhittin başkan oğluyla belediye arasında bir mesafe koyabilmeliydi. Hatta belediyeye adımını bile attırmamalıydı.
Bugün Muhittin Böcek bunun sancısını çekiyor olmalı. Mahkemede pamuk gibi ağarmış saçlarıyla dikkati çeken Muhittin Böcek suçlamaları kabul etmemiş. Bu davanın nasıl sonuçlanacağını hep beraber göreceğiz. Adliyelerde her türlü davayı takip etmiş bir gazeteci olarak şunu söyleyebilirim. Davaların akibeti, olayın ne olup olmadığı genellikle ilk celsede belli olur. O nedenle ilk duruşmalar çok önemlidir. Ara duruşmalarda gazeteciler için fazla bir şey çıkmaz. Ama dosyada hem sanık, hem müşteki hem de hem de tanık sayısı çok fazla. O nedenle sonucu kestirmek zor. Umarım bu davalardan Türk adaleti yüzünün akıyla çıkar. Yargıya olan güvenin dibe vurduğu günümüzde Anayasamızda yazdığı gibi hukuk devleti olduğunu gösterir. Siyasetin finansman sorunu da çözülür.