Yılmaz Güney, Kemal Tahir, Alparslan Türkeş, Aziz Nesin, Mevlana, Nihal Atsız |
1937'de Atatürk Köylerdeki Ağalık ve Feodal Derebeyi Sistemi'ni eleştiren önemli bir açıklama yapmıştı...
Ancak Atatürk'ün hayali ve arzusu hiçbir zaman uygulama aşamasına gelemedi...
Çok sayıda köyün sahibi olan toprak ağaları hükümet, siyasetçiler üzerinde baskı kurarak ve etkili olarak buna izin vermedi...
Köy Enstitüleri Projesi de bu hengamede, bu patırtıda adeta bir kaşık suda boğuldu ya da güme gitti...
Güme gitmek, bir emek, hak veya değerin boşa harcanması, arada kaynaması veya bir çabanın hiç uğruna heba olması anlamına gelen yaygın bir deyimdir. Genellikle bir şeyin değerinin anlaşılmadan yitip gitmesi durumlarında kullanılır.
Atatürk: "Türkiye'de topraksız çiftçi bırakılmamalıdır. Bundan daha önemli olan ise, bir çiftçi ailesini geçindirebilen toprağın hiçbir biçimde bölünmez duruma getirilmesidir. Büyük çiftlik sahiplerinin işletebileceği toprak genişliği, söz konusu toprağın bulunduğu vatan bölgelerinin nüfus yoğunluğuna ve toprağın verim derecesine göre sınırlanmalıdır." (1937)
(Atatürk'ten Düşünceler ve Özdeyişler; Sayfa: 173; Kitabın Yazarı: Ahmet Köklügiller)
29 Ekim 2015 ; Vedat GÖKÇAY'ın haberi ; Evrensel Gazetesi:
"Bülent Ecevit’in meşhur sözü “Toprak işleyenin su kullananın” dediği ilk yer olan Göllüce Mahallesi’nde köyde bulunan arazilerin devlet tarafından özel bir firmaya uzun yıllara yayılarak kiralanması köy halkının tepkisini çekti. Göllüce Mahallesi’nde yaşayan halkın büyük çoğunluğu amelelik yaparak geçimini sağlıyor. Bugünlerde köydeki gençlerin duvarlara yazdığı sloganlar dikkat çekiyor. Yazılar arasında, “Toprak işleyenin su kullananın”, “Diren ’68 ruhu”, “Diren Göllüce”, “Birlikten Kuvvet Doğar”, “Dağlar, göller bizimdir” gibi sloganlar yer alıyor.Sultan Abdülhamit’in çiftliklerine köle olarak getirilen Göllücelilerin torunlarının bölgede bir parça toprağı yok. Yaklaşık olarak 2 bin dönümlük arazi olan olan mahallede, halkın sadece 200 dönüm arazisi bulunuyor. 800 nüfusu 250 hanesi bulunan mahallede toplamda 40’a yakın ailenin irili ufaklı tarım arazisi bulunuyor. Köyün etrafında bulunan meraların büyük çoğunluğu, iddiaya göre büyük firmalar tarafından devletten 49 yıllığına kiralanmış.Ancak Göllüce’yi diğer köylerden ayıran özelliği ise geçmişte yaptıkları eylem ve direnişlerle tarih sayfalarındaki yerini alması. 1968 yılında bölge haklının toprak ağalarına başkaldırısına desteğe gelen Ecevit, meşhur sözünü burada söylemiş o dönem bu sözü ile sempati toplamıştı. ’68’in Gençlik Önderi Deniz Gezmiş de o dönemlerde öğrencilerle birlikte köye gelerek köylünün direnişine destek vermişti."
ENTELEJANSİYA (AYDIN SINIFI) DAİMA AYKIRI,SIRADIŞI HATTA ÇOK UÇUK FİKİRLERİ SAVUNMUŞTUR! LÜTFEN ONLARA FİKİRLERİNİ AÇIKLADIKLARI İÇİN KIZMAYALIM!
Onuncu Yıl Marşı, Lüküs Hayat operetinin yaratıcıları Ekrem Reşit Rey (1900 - 1959), Cemal Reşit Rey (1904-1985) kardeşler de Türkiye'nin Siyasi Krizleri'ni, Buhranları'nı bizzat yaşamışlardı...
1910'lu yıllarda babaları Eski İçişleri Bakanı göz hapsine alınmış konakları polislerce kuşatılmış, konaktan bir kadın çıksa polisler kadının peçesini indirip Ahmet Reşit Bey (1870-1955) kadın kıyafetine girip sokağa çıkıyor mu gerekçesiyle aralıksız kontrol yapıyorlardı...
Ahmet Reşit Bey yine de polisleri atlatıp Paris'e gitti...Hakkındaki iftiralardan dolayı da gıyabında idama mahkum edildi...(Kaynak: Hayat Ayna Dergisi; 1 Ocak 1971)
"İmparatorluğun son döneminde gördüklerim - yaptıklarım", adlı kitapta Ahmet Reşit Bey anılarını bir araya getirmişti...
İtalyan tiyatro yönetmeni Giorgio Strehler'in (1921-1997) başkanlık ettiği 1982 Cannes film festivali jürisi "Yol" ve "Missing-Kayıp" filmlerini büyük ödül Altın Palmiye'ye layık gördü...
"Yol"un yönetmeni Şerif Gören'in pasaport alıp Cannes'a gitmesine Kenan Evren Askeri Faşist Cuntası izin vermedi...
Cannes Film Festivali Jüri'sinde Giorgio Strehler'e şu sanatçılar eşlik etti:
Jean-Jacques Annaud (Fransız yönetmen)Suso Cecchi d'Amico (İtalyan senarist)Geraldine Chaplin (Amerikalı/İngiliz oyuncu)Gabriel García Márquez (Kolombiyalı yazar)Florian Hopf (Batı Almanyalı eleştirmen)Sidney Lumet (Amerikalı yönetmen)Mrinal Sen (Hint yönetmen)Claude Soulé (Fransız teknik temsilci - CST)René Thévenet (Fransız film yapımcısı)
Giorgio Strehler Cumhuriyet Gazetesi yazarı ve Milliyet Sanat Dergisi Kurucu Annesi Zeynep Oral'a (Karanlıktaki Işık; Kitabı Yayınlayan: Altın Kitaplar; 1994) şunları anlatmıştı:
"Altın Palmiye'ye layık bulunan Yılmaz Güney (Yol'un senaryo yazarı) ve Costa Gavras'ın (Missing'in yönetmeni) ödül töreninde sahnede öpüşmelerini, kucaklaşmalarını sağladım...Yol filmini seyreden herkes Türklere başka gözle bakacaktır. Böyle filmler, az tanınan bir toplumun insanını "acayip bir yaratık" olmaktan çıkarır.Yol ne filmdi o!.Bir ayağı geçmişte, bir ayağı gelecekte bir ülkeyi tanıtıyor. Geleneklerin müthiş güzelliğiyle, feci korkunçluğunu, çağdaşlığın keskin bıçak sırtlığını anlatıyor...Kısaca bizler politikacıların yapamadığını tiyatroyla, sinemayla yapmaya çalışıyoruz!"
"Mozart'ın içinde bir diktatör vardı.Bu diktatör koca bir senfoninin tümünü ona fısıldıyordu. Mozart daha kalemi eline almadan baştan sona, senfoniyi biliyordu. Yazıp bitirdiğinde bir tek hata yoktu, bir tek düzeltme, değiştirme yapmıyordu. Ben öyle değilim, içimde diktatör de yok.Aksine içimde müthiş bir kavga kopuyor. Şöyle olmalı-hayır böyle olmalı-yok yok öteki türlü olmalı vb. İçimde bir gürültü bir patırtı kopuyor! (...) Federico Fellini'ye ilk filminde bir ses "Federico şöyle yap, Federico şöyle devam et" demiş! İçimizdeki o ses, günlerce, aylarca süren kavganın sonucu!"
13 YILI NE YAZIK Kİ İFTİRA NİTELİĞİNDEKİ SUÇLAMALARDAN DOLAYI CEZAEVLERİNDE GEÇEN KEMAL TAHİR
20. yüzyılın en önemli ve en değerli aydınlarından Kemal Tahir genel kanaatlerin,görüşlerin haricinde pek çok uç, aykırı fikir de beyan etmişti...
Köy Enstitüleri için Kemal Tahir "Faşizan kurumlardı" demiştir...(Bakınız: "Bozkırdaki Çekirdek" adlı romanı...1965-1967)
Kemal Tahir: “Yılmaz Güney’in filmi ‘Seyyit Han –Toprağın Gelini’ karşısında büyük heyecan duydum. Bence halk sinemasının halka bir meseleyi nasıl anlatması gerektiğini en kaba, en kaba olduğu için de en kestirme yoldan gösteriyordu. Ulusal sinemamızın belli başlı ana yollarından birine işaret ediyordu.”
Aziz Nesin, Kemal Tahir öldükten sonra arkasından ne söylemişti: “Bir fırtına dindi.”
Aziz Nesin : Kemal Tahir zor koşulların, kötü yerlerin, dar geçitlerin yiğit arkadaşıydı, çağdaşlarım arasında böylesine coşkulu dostum olmadı
Aziz Nesin, Kemal Tahir'in çok yakın dostuydu. Milliyet Sanat dergisi için yazdığı ve Kemal Tahir'in mezarı başında okumağa çalışıp tamamlayamadığı yazı, kendi deyimiyle, “yaşamının en zor yazısı"ydı.
"Türk edebiyatının zorlu bir fırtınası dindi. Aralarında hiçbir benzerlik olmamakla birlikte, Süleyman Nazif'ten bu yana, edebiyatımızda böylesine sert, böylesine zorlu bir fırtına esmemişti. Kemal Tahir fırtınası yanında, en sert edebiyat yelleri bile inbat esintisi kalır. Gürleyen yergi yıldırımları, dilinde çakan sövgü kıvılcımları, yağdırdığı taşlama yağmurlarıyla, edebiyatımızın en yaman fırtınası dindi.
Eşi Semiha arkadaşımız, sabahın altısında, telefonda, "Kemal uyudu, bir daha uyanmayacak” diyordu. Bu denli yalın, yapyalın bir sözün, birdenbire bu denli anlamlaştığı, bu denli şiirleştiği pek az görülmüştür. Bu olağan, bu dümdüz söz, edebiyatımızda başka hiç kimsenin ölümüne, Kemal Tahir'in ölümüne olduğu denli uygun düşmez. Bir daha uyanmayacağı uykusuna yatmış Kemal'in alnından öptüğümde, dudaklarıma geçen yokluğunun serinliğiyle, o zorlu fırtınanın büsbütün dindiğini acıyla duydum.
Birlikte yaşadıklarım, birlikte öldüklerim
Arkadaşlarıma değgin dosyamda iki bölüm var; birine “Birlikte Yaşadıklarım”, öbürüne “Birlikte Öldüklerim” başlığını koymuştum. “Birlikte Yaşadıklarım” bölümündeki adları bir bir silip “Birlikte Öldüklerim” bölümüne aktarıyorum.
Kemal Tahir de “Birlikte Yaşadıklarım"dan "Birlikte Öldüklerim” arasına göçtü. Her ölen arkadaşımla ben de biraz ölüyorum; ama bu kez biraz değil, pekçok öldüm. Neden böyle oldum, diye düşündüm. Çünkü dostluğumuz, yıllardan beri, sevgi bağlarıyla ve dargınlıklarla, anlaşmalarla ve anlaşmazlıklarla, dayanışmalarla ve çatışmalarla, barışmalarla ve küskünlüklerle, gönül almalar ve kızgınlıklarla, değer vermelerle ve eleştirmelerle sürüp gitti.
Yani gerçek dostluğun bütün gerekleriyle, aramızda her ne geçerse geçsin, her ne olursa olsun, birbirimizin vazgeçilmeziydik. İşte bunun için olacak, bunca yazılar yazmış, bunca yılın yazarı olan ben, bugün yaşamımın en zor yazısını yazıyorum.
Sedat Simavi'ye sordum, “Kim bu Bedri Eser?”
1944 yılında bir gün, dergisinde çalıştığım Sedat Semavi, kurşunkalemle ince ince yazılmış bir sarı yapraklı müsvette defteri verdi. Okumamı istedi. Uygun görürsem roman Yedigün'de yayınlanacaktı. Roman müsvettesinin yazarı Bedri........