Boğazımda Bir Yumruk |
İnsan sormadan edemiyor: Bu kadim coğrafyada yaşayan eski kuşaklar, bizim kuşak kadar acı çekmiş midir? Gelecek kuşaklar da bizim gibi ciğeri beş para etmeyenlere mi verecekler egemenlik haklarını?
Acılar çok çabuk unutulur derler, doğru.
Balyoz ve Ergenekon davaları unutuldu. Fethullahçılarla mal ve makam paylaşımında bozulan ortaklık unutuldu. Seçim sandıklarını, pusulalarını çalma hemen unutuldu. Eğitim ve Öğretim Birliğini, Apartmanlarda kurulan üniversiteleri, yılda 4000 profesör üreten bilim hayatımızı unuttuk. Hazinenin boşalması, köprülerin satılması, alt üst olan tarım, ormancılık, hayvancılık, asgari ücret falan unutuldu. Sözün kısası, yurttaşa yurdu ve Türk insanına yurttaş benliği unutturuldu.
Kral çıplak dedik durduk da çocuklarımızın kafasına oyuncaklar atan, elini öpene hiçbir işe yaramayan, gıcır banknotlar veren kralımızı hiç fark edemediğimizi de unuttuk. Farlar karanlık basınca otomatik yanardı yanmaz oldu. Aydınlatma düğmeleri de elle açılamadı, duvara tosladık...
Yirmi beş yıldır yavuz hırsız ev sahibini bastırdı, kimse aldırmadı. Tekadam’ın iki sekreterini değiştirmesi, inadına ve göz göre göre ümmetten alkış almak için olduğu belliydi. Üstelik gayri meşru bir yemini meşrulaştırırcasına kürsüyü engellemeler ve yumruklaşmaların Tekadam’a yarayacağını bilemeyen bir ana muhalefet milletvekilleri vardı. Mecliste muhalefet ayağa kalkıp yumruklaştı da ne oldu? Oysa daha önceden neler olmuştu neler! Beynimizi ve kalbimizi yediler. Türkiye bağırsaklarını temizliyor diyenleri duydukça boğazıma bir yumruk oturuyor. Tekadam’ın Mustafa Kemal Atatürk gibi bir tek adam olacağını sandı bu milletin akıllısı delisi, varsılı fukarası.
Kilometrelerce kanal açıp, onlarca uçak gemisi yaparak, uzaya gitmeye kalkışarak, Afrika’da araziler almamızı isteyerek, dünya coğrafyasını ve demografisini değiştiren bir Tekadam’a sahibiz biz. Bakın son yumruklaşma için “Bu gidişi durdurmaya gücünüz yetmeeez!” demiş. Yani “Kısa boylu boksörlerle, yapay zekalı algı yönetimiyle ve Allah’ın izniyle bu zirveyi muhafaza ve müdafaa edeceğim. Siz hiçbir halt yiyemezsiniz!” diyor.
Savcı, devleti koruyan hukuk görevlisidir. Faşizm dedikleri 12 Eylül sonrası kurulan Başbakan Ulusu kabinesinde ve sonrasında Adalet Bakanlarının tümü sivil idi. Askeri vesayet dedikleri şey neden kendisinden olan bir askeri hakim ya da savcıyı o makama atamamıştı? Bırak kendi adamını, herhangi bir savcıyı Adalet Bakanı yaparsan memlekette kendi hukukunu kurmanın imzasını atarsın. Artık adaletin bu memlekette yok edildiğini kanıtlamış olursun. Yalnızca Cumhuriyetin Adalet Bakanı Mahmut Esat Bey değil, Romalı senatörler bile tarihin derinliklerinden sana kahkaha atarlar.
Bu memlekette nice “adamlar” Bakanlık yapmış, hiç biri devletin kadim düzenini, devletin yurttaşa ana ve baba olmasını değiştirememiştir. Bir başka “adam” da bağlı zincirlerinden ve Tekadam'dan kurtulduğunu ve artık özgür olduğunu söylemiş... Birileri de battık batacağız, artık Türkiye son düzlüğe girdi falan diyerek büsbütün moral bozuyor. Bu “adamlar” ile birlikte batıp boğulmayacağız. Onlar batacaklar. 25 yıldır çatlamayan yumurta bir bakmışsınız yarın çatlayıvermiş ve bütün civcivler (ya da ampuller) özgürlüklerine kavuşmuşlar. Üzülmeyin lütfen!
Birisi, birisini kuyruğundan yakalayıp onu kendi çıkarları için kullanıyorsa buna Türk usulü Başkanlık Sistemi denir. Bütün bunları seyredenlere de ümmet diyorlarmış. “Ulus” mu? O Cumhuriyetin kurulduğu Ankara'daki bir mahallenin adı. “Cumhuriyet” mi? O da artık Antalya’da üzerinde bir kaç gezgincinin yürüdüğü beton kaplama bir meydanın adı.
Geçmiş olsun! Gerektiği zaman kalkmadıktan sonra ayağa, geçmiş olsun derler ağaya.