Hiç Yaşamadığımız Günleri Neden Özlüyoruz?
Bazen karşıma 1960’lardan bir İstanbul fotoğrafı çıkıyor.
Hiç bulunmadığım bir sokak.
Hiç binmediğim bir tramvay.
Tanımadığım insanlar.
Kadınların saçları özenli, erkeklerin üzerinde ceketler var. Bir dükkânın önünde birkaç kişi konuşuyor. Arka tarafta eski bir otomobil, kaldırımda elinde gazetesiyle yürüyen bir adam…
Fotoğrafa biraz uzun bakınca içimden şu geçiyor:
“Ne güzel zamanlarmış…”
Sonra kendimi suçüstü yakalıyorum.
Ben orada değildim ki.
O dükkânın kapısından içeri girmedim.
Fotoğraftaki insanların kim olduğunu bile bilmiyorum.
Peki insan, hiç yaşamadığı bir zamanı nasıl özleyebilir?
Üstelik bunu yalnızca eski İstanbul fotoğraflarında yapmıyoruz.
1920’lerin Paris kafelerine bakıp iç geçiriyoruz. Eski tren kompartımanları nedense bize bugünün hızlı trenlerinden daha romantik geliyor.
1970’lerden bir sahil kasabası fotoğrafını görünce sanki çocukluğumuzun bir yazını orada geçirmişiz gibi tuhaf bir yakınlık duyabiliyoruz.
Küçük sinema salonları…
El yazısıyla yazılmış mektuplar…
Eski garlar, eski oteller, eski sofralar…
Bazen insan hiç tanımadığı bir geçmişe, kendi hatırasıymış gibi bakıyor.
Merak edip araştırmaya başladığımda karşıma ilginç bir kelime çıktı:
Yazar John Koenig’in henüz adı olmadığını düşündüğü duygular için kelimeler ürettiği The Dictionary of Obscure Sorrows projesinden.
Kısaca, hiç yaşamadığınız bir zamana duyulan nostalji.
Yerleşik bir psikoloji terimi değil. Sonradan üretilmiş bir kelime.
Ama tarif ettiği duyguyu tanımak hiç zor değil.
Yine de benim asıl merak ettiğim kelimenin adı değildi.
Hatırlamadığımız bir şeyi nasıl özlüyoruz?
Sanırım cevabın bir kısmı eski fotoğrafların bize gösterdiklerinden çok, göstermediklerinde saklı.
Çünkü 1960’lardan kalma o İstanbul fotoğrafına baktığımda aslında bir dönemi görmüyorum.
Bir saniyeyi........
