Ömer Naci Yılmaz Erbakan ve Teknoloji |
Bir Vizyonun Hicivle İmtihanı ve Basiretsizliğin Tarihi
Türkiye’nin modernleşme serüveni, kâğıt üzerinde “çağdaşlık” nutukları atanlar ile bu ideali fabrikalarla, ağır sanayi hamleleriyle ve yüksek teknolojiyle ete kemiğe büründürmek isteyenler arasındaki büyük kavgaya sahne olmuştur. Bu kavganın tam merkezinde, ömrünü “Millî Görüş” ve “Ağır Sanayi” idealine adamış bir isim durur: Prof. Dr. Necmettin Erbakan. Ancak Erbakan’ın hikayesi, sadece bir siyasi mücadele değil, bir bilim insanının, kendi ülkesinin potansiyeline inanmayan “aydınlanmış(!)” bir zümreye karşı verdiği onur mücadelesidir.
1970’li yıllardan itibaren Erbakan’ın başlattığı “Ağır sanayi hamlesi”, o günün ana akım medyası tarafından eşi benzeri görülmemiş bir alaycılıkla karşılandı. Özellikle Hürriyet, Milliyet ve Cumhuriyet gibi gazetelerin manşetlerinde Erbakan elinde oyuncak tanklar, kâğıttan uçaklar olan veya boş tarlalara beton döken bir hayalperest olarak resmedildi.
Bu karikatürlerin en meşhuru, Hürriyet gazetesinin sayfalarını süsleyen ve Erbakan’ı bir çocuk parkındaymışçasına “fabrikacılık” oynarken gösteren çizimlerdi. O dönemde kendilerini “laikliğin ve modernizmin yegâne temsilcisi” olarak gören bu kitle, “Gümüş Motor” fabrikasının aslında bir milletin makine yapabilme iradesi olduğunu kavrayamadı. Onlar için teknoloji, Batı’dan ithal edilen ve kullanım kılavuzu yine Batı tarafından yazılan bir lükstü. Erbakan ise bu kılavuzu bizzat yazmak istiyordu.
Erbakan, Türkiye’nin her iline bir fabrika projesiyle -74 ilde 200’den fazla temel- yola çıktığında, dönemin kalemşörleri koro halinde taarruza geçti. Emin Çölaşan’dan Bekir Coşkun’a, Oktay Ekşi’den Uğur Mumcu’ya kadar pek çok isim, bu hamleleri “popülizm” ve “hayal tacirliği” olarak nitelendirdi.
Özellikle Emin Çölaşan’ın o dönemdeki yazılarında kullandığı alaycı dil, sadece Erbakan’ı değil, bu milletin bir şeyler üretebileceğine dair inancını da hedef alıyordu. “Hayali temeller”, “boş arazilerdeki beton yığınları” gibi ifadelerle kamuoyunda bir algı operasyonu yürütüldü. Oysa o gün “hayal” denilen o temellerin bir kısmı, bugün Türkiye’nin savunma sanayiinde, gıda ve kimya endüstrisinde hala ayakta kalan ve üretim yapan tesislerin ilk harcıydı.
Gazetecilerin bu basiretsizliği, aslında bir “eziklik psikolojisi”nin dışa vurumuydu. Onlar, Türk insanının bir motor yapabileceğine, bir uçak imal edebileceğine ihtimal dahi vermiyorlardı. Kendi halkını aşağılayarak Batı’ya hayranlık duyan bu zihniyet, Erbakan’ın teknik vizyonunu anlayacak çapta bir donanıma sahip değildi.
Erbakan’ın sadece bir sanayici değil, aynı zamanda müthiş bir stratejist olduğunu gösteren en çarpıcı örnek, ABD’nin Orta Doğu ve özellikle İran üzerindeki planlarına karşı geliştirdiği söylemlerdir. ABD’nin bir gün bölgeye çökeceğini, uçak gemilerini Basra Körfezi’ne yığacağını ve füzeleriyle İslam coğrafyasını tehdit edeceğini 90’lı yıllardan itibaren haykırıyordu.
Ancak Erbakan’ın çözüm önerisi, o dönemin “teslimiyetçi” aydınları için birer espri malzemesiydi. Erbakan, “Onların uçak gemilerinin tüm elektronik sistemlerini kilitleyeceğiz. Öyle bir teknoloji geliştirmeliyiz ki o koca uçak gemileri sadece devasa birer metal yığınına dönüşecek.” dediğinde, televizyon stüdyolarında ve gazete köşelerinde kahkahalar yükseliyordu.
Erbakan’ın bahsettiği şey, bugün dünyanın konuştuğu “Elektronik Harp” teknolojisiydi. O, ABD’nin akıllı füzelerinin koordinatlarını saptıracak, GPS sinyallerini karıştıracak (Jamming) ve düşman radarını kör edecek bir savunma mimarisinden bahsediyordu. O gün bu açıklamalara “delice” diyenler, bugün Türk savunma sanayiinin (KORAL, SANCAK gibi sistemler) dünyada nasıl dengeleri değiştirdiğini izlerken herhalde geçmişteki yazılarını saklayacak delik arıyorlardır.
Kendine laik diyen kesimin Erbakan’a saldırırken kullandığı argümanların tamamı zaman içerisinde çöktü. Hiçbir öngörüleri isabet etmedi.
“Türkiye motor üretemez.” dediler. Bugün Türkiye kendi jet motorunu ve İHA motorlarını test ediyor.
“Savaş gemisi yapmak hayal.” dediler. Bugün MİLGEM projesiyle dünyanın sayılı donanmalarından birine sahibiz.
“Erbakan’ın fabrikaları hayali.” Dediler. Bugün o fabrikalardan çıkan ürünler olmasaydı, Türkiye dışa bağımlılığın pençesinde can çekişiyor olacaktı.
Bu çevrelerin temel sorunu, “Batılılaşmayı” bir şekilcilikten ibaret görmeleriydi. Onlar için çağdaşlık, şapka takmak ve Batı müziği dinlemekti. Erbakan için ise çağdaşlık, Almanların o meşhur tank motorlarını (Leopard) bizzat geliştiren bir mühendis olarak, teknolojiyi kendi milletinin emrine sunmaktı. Aradaki bu derin vizyon farkı, bir yanda “aşağılama” olarak tezahür ederken, diğer yanda “milli şahlanış” olarak tarihe geçti.
Erbakan’a “Takunyalı Mühendis” diyerek dudak bükenler, aslında bir dönemin entelektüel sefaletini temsil ediyordu. Kendi üniversitelerinden çıkan bir profesörün, dünya çapında patentleri olan bir dâhinin sunduğu projeleri, bir “irtica tehdidi” gibi ambalajlayıp halka sundular. Karikatürlerle, alaycı manşetlerle ve televizyon programlarındaki küçümseyici tavırlarla Erbakan’ın vaktini çaldılar.
Ancak tarihin en büyük ironisi şudur: Erbakan’ın o gün alay edilen “İHA/SİHA” fikirleri, bugün Türkiye’nin sınır ötesi operasyonlarında en büyük gücü haline gelmiştir. Onun “uçak gemilerini durdurma” hayali, bugün “Mavi Vatan” stratejisinin temel taşını oluşturmaktadır.
Erbakan’ı aşağılayan gazetecilerin isimleri bugün sadece “yanılmışlık” ve “basiretsizlik” örnekleri olarak anılırken Erbakan’ın vizyonu, bugün Türk mühendislerinin elinde birer teknoloji harikasına dönüşmüş durumdadır.
Prof. Dr. Necmettin Erbakan, sadece bir siyasi lider değildi. O, bu milletin kendi öz değerleriyle modern dünyada nasıl söz sahibi olabileceğinin formülünü veren bir öğretmendi. Onu aşağılayanların vizyonu, bir sonraki manşete kadar sürdü; ancak Erbakan’ın vizyonu, bir sonraki yüzyıla damgasını vurdu.
Geçmişte Erbakan’ın projeleriyle dalga geçenlerin asıl korkusu, bu milletin uyanmasıydı. Çünkü bilen ve üreten bir Türkiye, Batı’ya kul köle olanların egemenliğini sona erdirecekti. Bugün geldiğimiz nokta, o gün atılan o “hayal” denilen temellerin ne kadar gerçek ve ne kadar sağlam olduğunun en büyük kanıtıdır.
Şimdi sormak lazım: Kim daha çağdaş? Kâğıttan uçaklarla dalga geçenler mi, yoksa o uçakları çelikten yapıp gökyüzüne hâkim kılan vizyonun sahibi mi? Tarih, cevabını çoktan verdi.
Erbakan’ın teknoloji vizyonu sadece ulusal sınırlarla da kısıtlı değildi. O, küresel bir sistem alternatifi sunuyordu. 1997 yılında büyük bir kararlılıkla kurduğu D-8 organizasyonu, aslında İslam dünyasının teknolojik bir “Airbus”ı, bir “Silikon Vadisi” olma projesiydi. Erbakan, bu oluşumu sadece siyasi bir birlik olarak değil, ülkelerin birbirinin eksikliğini tamamladığı bir sanayi ağı olarak kurgulamıştı.
Dönemin laikçi elitleri, D-8’i “Türkiye’yi Batı’dan koparıp Orta Çağ karanlığına sürüklemek” olarak yaftalarken Erbakan Hoca, İran’ın füze teknolojisiyle, Malezya’nın elektronik birikimiyle, Endonezya’nın uçak sanayisiyle Türkiye’nin ağır sanayi tecrübesini birleştirmeyi hedefliyordu. O gün bu stratejik ortaklıkla dalga geçenlerin “vizyonu”, Türkiye’nin sadece Batı’ya fason üretim yapmasından öteye gidemiyordu. Oysa Erbakan, “İslam Ülkeleri Ortak Pazarı” ve “Teknoloji Bankası” gibi kavramlarla, sömürgeci güçlerin teknoloji tekelini kırmayı planlıyordu. Bugün D-8 ülkeleri arasındaki savunma sanayii iş birliklerinin her birinde, o gün atılan imzaların ve ortaya konulan o muazzam ferasetin izleri vardır.
Prof. Dr. Necmettin Erbakan, bu toprakların yetiştirdiği en büyük beyinlerden biri olarak, ömrünü “milli ve yerli” kelimelerine ruh üflemekle geçirdi. Ona “gerici” diyenlerin aslında ne kadar geride kaldığını, ona “hayalperest” diyenlerin ise aslında kendi kabuklarını kıramayan birer cüce olduklarını tarih çoktan ispat etti. Erbakan Hoca, kendisine yönelik tüm aşağılamalara, karikatürize edilen şahsına ve engellenen projelerine rağmen nezaketini ve azmini hiç kaybetmedi. Bugün savunma sanayiinde çalışan her bir Türk mühendisinin elindeki o görünmez meşaleyi, Erbakan Hoca on yıllar önce Gümüş Motor’un paslı çarkları arasında yakmıştı. Kendisini bu vesileyle bir kez daha rahmet, minnet ve derin bir hürmetle anıyoruz. Mekânı cennet, makamı âli olsun.
Erbakan’ın en büyük zaferi, belki de ektiği tohumların sadece fabrikalarda değil, zihinlerde de yeşermiş olmasıdır. Onun “Yapamazsınız.” denilen tüm hayalleri, “Motoru biz üretmeliyiz.” dediği her projesi ve “Onların teknolojisine diz çöktürmeliyiz.” dediği o büyük doktrini, bugün onun rahle-i tedrisinden geçmiş olan Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde bir bir hayata geçmiştir.
Erbakan’ın kâğıttan uçaklarla alay edilen hayalleri bugün KAAN olup gökyüzünü yırtmakta, KIZILELMA olup dünyayı şaşırtmaktadır. O gün “Uçak gemilerini kilitleyeceğiz.” dediğinde gülenlere inat, bugün Türkiye, dünyanın ilk SİHA gemisi olan TCG Anadolu ile denizlerde gövde gösterisi yapmaktadır. “Kendi arabamızı yapacağız.” diyerek yola çıktığında önü kesilen Erbakan’ın vasiyeti, bugün TOGG ile yollardadır.
Sonuç olarak, dün Erbakan’ı basiretsizce aşağılayanların bugün hiçbir hükmü kalmamıştır. Ancak o “Mücahit” liderin hayalleri, “Reis” Erdoğan’ın çelikten iradesiyle birleşerek Türkiye Yüzyılı’nın sarsılmaz temelini oluşturmuştur. Hocanın yarım bıraktırılan her projesi, bugün Cumhurbaşkanımız Erdoğan tarafından birer teknoloji destanı olarak tamamlanmıştır. Türk milleti, kendisine inanmayanları tarihin çöplüğüne, kendisine ufuk çizenleri ise kalbinin en müstesna köşesine nakşetmiştir.