Özgür Filistin ve Bu Konuda Yayınlanmış Bir Eserin İncelenmesi
{vendor_count} satıcılarını yönetin
Bu amaçlar hakkında daha fazla bilgi edinin
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
İnsan ve Toplum Bilimleri
Fikri görünür kılan kalem; kalemi anlamlı kılan istikrardır.
Özgür Filistin ve Bu Konuda Yayınlanmış Bir Eserin İncelenmesi
Gazze’deki soykırım karşısında hukukun neden etkisiz kaldığını İslâm hukuku, Hans Kelsen ve Carl Schmitt’in hukuk teorileri üzerinden felsefi, siyasî ve realist yaklaşımla açıklayan “Kaya Emir, Hukukun Doğası, Filistin Meselesi ve İslâm Hukukunun İmkânları, Din ve Toplum, Sayı: 18, Kasım 2024, Sayfa: 84-91” künyeli makaleyi arkadaşlarımdan birinin tavsiyesi üzerine okudum. Yazarın manifestosu, gücü elinde bulundurmayan, eyleme geçemeyen ve askerî/siyasî karşılığı olmayan hiçbir söylemin hukuk sayılamamasıdır. Genel kamu hukuku profesörü meslektaşım tarafından kaleme alınmış bu kıymetli eserin yazılma saikini paylaşmamak mümkün değildir. Gazze’deki vahşeti izlemeye dayanamamak, çaresiz hissetmek, öfkelenmek, kahrolmak… Sonuçta, pek çok kişi Filistin’in özgür olması, istila ve katliamın son bulması, İsrail hükümeti hakkında uygun uluslararası hukuk yaptırımlarının uygulanması, Gazze başta olmak üzere savaş ve abluka nedeniyle yıkılmış tüm Filistin kentlerinde hastane, okul, su ve enerji gibi başat üst ve alt yapının yeniden inşa edilerek Filistin halkına özgülenmesi gibi iyileştirici çözümlere olumlu yaklaşmaktadır. Bununla birlikte, anılan eserde, asıl meselenin ezen değil ezilen üzerinden ortaya konulması, çatışmanın özünün (medenî) hukukun temel kavramlarına aykırı belirlenmesi, kullanılan hukukî teorilerin ayrıştırıcı ve kavgacı bir yöntemin ardında etkisizleşmesi, çatışan argümanların birleştirilmesi tartışmaya açıktır. İşte bu açılardan söz konusu ufuk açıcı nutuk ve makaleyi medenî hukukçu gözüyle inceleme, bu vesileyle özgür Filistin ve iki devletli Kudüs arzumuz hakkında söz söyleme zorunluluğu hissedilmiştir.
Mesele Filistin değildir, İsrail’i de yöneten halihazırdaki iktidardır. Mağdur değil faildir sorun. Başka deyişle, gemi değil kaptandır. Eğer bir zulüm, yönetimi elinde tutanların değişmesiyle ortadan kalkıyorsa o zaman devlete değil, yönetime atfedilir. Bir üst yönetim; tehdit, şantaj, rüşvet, suça azmettirme ve/veya diğer hukuka aykırı yöntemlerle pek çok ülkelerdeki yöneticileri kuklaya dönüştürmüşse ne ulusal ne de uluslararası hukuk mekanizmalarıyla zapt edilebilir. Böylesine azgın gücün dizginlenmesi için başka hukuka uygun ve pratik çareler düşünülmelidir.
Yazara göre, “Filistin’deki olayın özünde mülkiyet felsefesi var.”. Bu tahlile katılmak mümkün değildir. Sadece Filistin’in değil, Lübnan ve İran’ın da mağduriyeti, bir yönü itibarıyla, dinlerin siyasal mı yoksa siyasetten ari mi olduğu sorusu üzerine kurgulanabilir. Evet, dinler bireysel ve/veya kolektiftir. Pek çok dinde, dindarlar, cemaat olarak topluca ibadet etmeyi seçebilir. Yine bir dindar dinini tek başına yaşayabilir. Bunlara karşılık, siyasileştirilmiş Yahudilik inancına yaslanan vaat edilmiş topraklar Siyonizm’i medenî hukuk kavramlarından ne mülkiyeti ne de işgali ilgilendirir. Hukukta kural olarak sahipsiz topraklar (terra nullius) üzerinde mülkiyet, işgal (occupatio) yoluyla edinilebilir. Başkalarına ait sahipli topraklara göz dikilmesi, saldırılması ve el konulması ise istila (invadere) ve/veya ilhak (annexio) terimleriyle ifade edilir. Birikme-toprak kayması gibi doğal yollarla sahipsiz yerlerde yeni arazi oluşması (accessio naturalis) ve sahipsiz toprağın malik olma kastıyla fiilî hâkimiyete konu edilmesi (occupatio) ilgililere aslen kazanma yoluyla mülkiyet sağlasa da istila (invadere) ve ilhak (annexio) (haklı ve meşru) mülkiyet bahşetmez. Zira haksızlıktan hak doğmaz (Ex injuria jus non oritur). Nitekim kadim Mecelle’nin “Suistimal-i hak, hak doğurmaz.” ve (Ebû Hanife’nin ve Roma hukukunun taşınırlarla sınırladığı gasp (rapina) tanımı bir kenara bırakılırsa) “Gasp olunan malın zevâidi gâsıbın olmaz.” maddeleri de nüanslara rağmen aynı sonucu destekler.
Filistinli Müslümanların maruz kaldığı sistematik katliamlara karşı egemen devletlerin sessiz kalarak bu gaddarlığı seyretmesi ulusal değil uluslararası hukuk meselesidir. Uluslararası-ulusal hukuk ayrımının göz ardı edilmesi konunun etkin analizine katkı sağlamayabilir. Doğası gereği, uluslararası hukukun müeyyidesi zayıftır. Ne yazık ki 1992-1995 yılları arasında Saray Bosna’da (Müslüman) Boşnakların etnik temizliğe ve soykırıma uğramasından bu yana, uluslararası hukukun, egemen devletler arasında, en güçlü olanın diğerlerine boyun eğdirmesi şeklinde işlemesi belirginleşmiştir. Ulusal ve/veya genel hukuka dair devlet merkezli teorilerle bugünün uluslararası hukukundaki işlevsizliği eleştirmek metodolojik olarak hataya sebep olabilir. Sıra Filistin’i korumaya gelince uluslararası ceza hukukunun uygulanmaması, ceza hukukunun küllen çöktüğü sonucunu doğurmaz. Konunun hukukla değil uluslararası hukuksuzlukla ilintisi ortaya konulunca, incelenen eserdeki “zavallı hukukçular”, “saflığınıza doymayın”, “kandırıp teknisyenleştirme ideolojisi”, “bizi gütmek için”, “Hepimiz tek tek bu sistem içerisinde güdüleceğiz.” gibi (haklı) öfkeli ifadeler de ister istemez sorgulanmaktadır.
Filistinli Müslümanların 1948’den bu yana uğradıkları zulmü eleştirirken ve burada işlenen savaş suçlarının kökeni ile çözümünü tartışırken hasmane ve ötekileştirici dil kullanmak, araştırmacı ve okuyuculara olumlu akademik katkı sağlamayabilir. Hukukçunun seküleri, laiki olmaz, bunlar devletler, yönetimler içindir. Yalnız hukukçular din ve devlet işlerinin izolasyonu fikrini kısmen veya tamamen paylaşabilir yahut reddedebilir. Ülkemizde kimi çevrelerde arada sırada gündeme getirilen seküler/laik-İslamcı ayrımı Türk hukuk akademisinde etkisini giderek yitirmektedir. Aslında akademik birimlerde ve alan yazında çoğunlukla ayrılık değil birliktelik vardır. Hukuk fakültelerinde, ya hukuk tarihi kürsüsü Roma ve İslâm hukukunu kapsamakta ya da bunlar dayanışan anabilim dallarına dönüşmektedir. Karşılaştırmalı hukuk ekseninde gerek dine dayanan gerek liberal (Roma-Germen ve Anglo-Saxon) hukuk sistemleriyle mukayese serbesttir. Üstelik bu dallardan hukukçu akademisyenler kimi zaman ortak eserler yayınlamaktadır. Bazen Romanistler soluğu İslâm hukukunda almaktadır. Bazen İslâm hukukçuları Roma’nın Corpus Iuris Civilis’ine merak salmaktadır. Türk-İsviçre medenî hukuk literatüründe, İslâm hukukunun kavramsal ilerleyişine, ayrıca Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye ve Hukuk-i Aile Kararnamesi’ne sıklıkla başvurulur. Türk-İsviçre-Almanya-Fransa ticaret hukuku sistemi de Kanunname-i Ticaret, Ticaret-i Bahriye Kanunnamesi ve Usul-ü Muhakemat-ı Ticariye Kanunları gibi kadim hukuk metinlerini dışlamaz. İş hukukundaki sistematik eserlerin azımsanmayacak kısmında Dilaver Paşa ve........
