Tefekkür ve Bilim

Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat

Güzel Sanatlar ve Tasarım

İktisadi ve İdari Bilimler

İnsan ve Toplum Bilimleri

Fikri görünür kılan kalem; kalemi anlamlı kılan istikrardır.

Felsefe; sistemli, tutarlı ve derinlemesine bir düşünme biçimi olarak tanımlanır. Felsefe ve bilim kavramları eskiçağlarda eş anlamlı olarak kullanılmıştır. Bu nedenle eskiçağ filozofları denildiği vakit aslında o dönemin bilim insanları akla gelir. Aristo, Platon, Tacitus  Heredot veya Hipokrat gibi isimlerin sosyolojiden siyaset bilimine; tarihten tıp ilmine kadar farklı alanlarda eserler kaleme almış oldukları bilinmektedir. Günümüzde ise “felsefe” herhangi bir disiplinin, tam bir bilim olarak kabul edilebilmesinde ön koşuludur. Bir bilim alanının tam bir bilim dalı olarak kabul edilebilmesi için o alanın felsefesinin yapılması gerekli görülmüştür.

Eskiçağ filozofları ve bunları takiben Ortaçağ İslam bilim dünyasında dikkat çeken diğer bir nokta da; Mevcut birikimin bir süzgeçten geçirilerek ve yeni katkılarla sentezlenmesi sayesinde bilimin ilerlemesidir. Önceki bilgiler körü körüne kopya edilmemiştir.  Misal Aristo, Platon’u incelemiş, takip etmiştir. Ancak Platon ve Aristo’nun devlet anlayışları arasındaki farklar idealizm ve realizm arasındaki metodolojik yaklaşımlarından etkilenir. Yine Platon’un eğitim felsefesinde idealizm öne çıkarken Aristo realizm ile hareket etmektedir. Aristo, eğitimde amaç ve içeriklerin belirlenmesinde gerçeklik üzerinden hareket edilmesini savunmaktadır.

Farabi de, Aristo’yu açıklamış ve bunun yanında İslam felsefesi bağlamında kendi bakış açısını özgün bir biçimde ortaya koyabilmiştir. Dolayısıyla her bir bilim insanı kendinden önceki eserleri detaylı bir analiz sürecinden geçirdikten sonra kendi fikirlerini oluşturmuştur. Buradan hareketle “tefekkür bilimin alt yapısıdır” denilebilir.

Gerek eskiçağlarda felsefe ve bilimin eş değer görülmesi gerekse bilim insanlarının eserler üzerindeki tetkikleri, analizleri, eleştirileri veya şerhleri tefekkürün önemini ortaya koymaktadır. Bilimin hatta sanat ve kültürel alanın gelişmesinde tefekkür muhakkak olmalıdır. Öncelikle neyi, niçin yapıyoruz, amacımız nedir? Bunun belirlenmesi gerekir. Zihnimizde bir tema veya ana fikir oluşmalıdır. Bundan sonraki süreçte de “fayda” en önemli düsturlardan biri olarak belirmelidir. Amacım şu. Peki bunun faydası ne olacak?…Evet tüm bu sorular tefekkürün bir parçası. Ve tabi ki bilimsel yayının hazırlanması ve yayınlanması süreçleri. Zira özgün bir bakış açısı, orjinal bir fikir ortaya konulması beklenecektir. Ancak bu özgün değer laf olsun diye bilimsel bir hava katıyormuşçasına değil, gerçekten yazarın bunun farkında olduğu ve okuyanın da bunun farkına varabileceği içerikte olması beklenmelidir.

Geçenlerde tanınmış bir bilim insanının belki elli sene öncesinde yazmış olduğu makalesine denk geldim. Yazının bibliyografyasına bakıldığında yanlış hatırlamıyorsam bir veya iki kaynak olduğu görülüyordu. Zira bu yazıda bilim insanının görüş ve düşünceleri, yorumları, bakış açısı, katkısı ön plana çıkmaktaydı. Yani yazarı görebiliyor olmak.  Bütün mesele bu.

Günümüzde belki de tüm bilimsel dergilerin bilimsel yayınlardan beklentilerinde kaynakçanın zenginliği ön planda gelmektedir. Buna bir itirazımız olamaz. Ancak özgün bir çalışma yapılıyorsa veya yazarın tefekkür ve birikimine bağlı bir içerik ortaya konuluyorsa ve bu noktada doğrudan veya dolaylı sınırlı bir kaynak var ise, kaynakçanın zenginliği burada aranmayabilir. Dahası bu tür makalelerin değer ölçütünde de daha kıymetli bir yere sahip olduğu düşüncesi ile hareket edilmelidir. Zira akademinin amacı da bu değil midir? Yeni........

© Akademik Akıl