Güçlü Kadın ve Yorgunluk
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
İnsan ve Toplum Bilimleri
Fikri görünür kılan kalem; kalemi anlamlı kılan istikrardır.
Güçlü Kadın ve Yorgunluk
Güçlü kadın olmak, görünmeyen yükler ve fibromiyalji üzerine
Bu yazıyı kırklı yaşlarımın başında kısmen yazmışım. Tamamlamak şimdiye kısmet oldu.
İnsan kırklı yaşlara geldiğinde, dönüp geride bıraktığı yıllara daha farklı bakıyor. Neleri kendi isteğiyle yaptığını, neleri kendisinden beklendiği için üstlendiğini düşünmeye başlıyor.
Ne kadarını gerçekten ben seçtim?
Kaç kez kendi ihtiyaçlarımı erteledim?
Kaç defa güçlü görünmek zorunda kaldım?
Yorulduğumu kaç kişiye söyleyebildim?
Evet. Birçok kadın kırklı yaşlarına geldiğinde kendisini bu soruların arasında buluyor. Verdiği kararları, sürdürdüğü ilişkileri, sustuğu anları ve omuzlarına aldığı sorumlulukları yeniden düşünüyor. Yalnızca yaşadıklarını değil, yaşayamadıklarını da fark ediyor.
Bunca yıl gerçekten istediğim hayatı mı yaşadım, yoksa benden bekleneni mi yaptım?
Güçlü olmak kendi seçimim miydi, yoksa başka seçeneğim olmadığı için mi güçlü oldum?
Üstelik yıllarca taşınan bu görünmeyen yükler yalnızca insanın duygularında kalmıyor; zamanla uykusuna, beslenmesine, hareketliliğine, enerjisine ve bedensel yakınmalarına da yansıyabiliyor.
Biz kadınlar kimi zaman kendi aramızda konuşurken ya da yazışırken, “Güçlü kadın olmak yanlış galiba,” deriz. Zaman zaman bunu kendimize de söyleriz. Çünkü güçlü görünen kadının omuzlarına çoğu zaman daha fazla sorumluluk yüklenir. “Nasıl olsa yapar,” denilerek hayatın yükü, farkına bile varılmadan ona bırakılır.
Peki sorun gerçekten güçlü olmak mıdır? Yoksa güçlü olmanın, her şeyi tek başına üstlenmek zorunda olmakla karıştırılması mı?
İnsan, ilişkide kendisine ihtiyaç duyulduğunu hissetmek; sevdiği kişiyi destekleyebilmek ve onun hayatına değer katabilmek ister. Aynı zamanda anlaşılmayı, görülmeyi ve yanında güvenebileceği birinin bulunmasını bekler.
Sorun taraflardan birinin güçlü olması mı, gücün zamanla bir rekabete dönüşmesi mi? İhtiyaçların açıkça ifade edilememesi ya da ifade edildiği hâlde değişime kapalı bir ilişkinin içinde kalınması mı?
Öyleyse güçlü kadın olmayalım mı?
Elbette güçlü olmak değerlidir. Ancak sırf bir ilişkiyi sürdürebilmek ya da karşı tarafın kendisini gerekli hissetmesini sağlamak için gücümüzü saklamak zorunda kalmamalıyız. İnsan kendisi olmaktan vazgeçtiği anda ilişki de samimiyetini kaybetmeye başlar. Yapaylık, uzun süre taşınabilecek bir yük değildir.
Öte yandan her şeyi yapabileceğimizi düşünerek yardım istemeyi bırakmak da güç değildir. İhtiyaçlarımızı söylemeden anlaşılmayı beklemek, ardından yardım edilmediği için kırılmak, duygularımızı bastırmak ve sonunda patlamak sağlıklı bir iletişim biçimi değildir.
Güçlü olmak hiçbir şeye ihtiyaç duymamak değil; gerektiğinde yardım isteyebilmek, sınırlarını açıkça ifade edebilmek ve “Artık yoruldum,” diyebilmektir.
Toplum yalnızca nasıl güçlü olmamız ya da ne zaman güçsüz görünmemiz gerektiğini değil, nasıl bir kadın olarak görünmemiz gerektiğini de tarif etmeye çalışır.
Nasıl giyinmemiz, nasıl konuşmamız, ne kadar görünür olmamız, hatta nasıl yaşlanmamız gerektiğine dair bitmek bilmeyen beklentiler vardır.
Salaş giyinseniz, “Kendine bakmıyor,” denir.
Özen gösterip şık giyinseniz, “Hayırdır, ne değişti?” diye sorulur.
Çok sessiz olsanız eleştirilirsiniz; çok konuşsanız da…
Güzel olmanız beklenir; fakat güzelliğiniz dikkat çektiğinde bundan rahatsız olanlar çıkar.
Bu beklentilerin sonu yoktur. Hangi kalıba uyarsanız uyun, sizi başka bir kalıba göre değerlendirecek birileri mutlaka olacaktır.
Peki gerçekten önemli olan nedir? Ne giydiğimiz mi, nasıl göründüğümüz mü?
İlk bakışta dış görünüş dikkat çekebilir. Fakat bir insanı hafızamızda bırakan şey çoğu zaman yüzü değil, kurduğu cümlelerdir. Bize nasıl hissettirdiği, nasıl dinlediği ve nasıl baktığıdır. Bir yüz zamanla unutulabilir; ancak iyi bir sohbetin, içten bir tebessümün ya da doğru zamanda söylenmiş bir sözün izi uzun süre kalır.
O halde insanın değeri aynadaki görüntüsüyle ölçülebilir mi?
Güzellik zamanla değişir. Gençlik geçer, yüz çizgileri farklılaşır. Sevgi yalnızca dış görünüşe dayanıyorsa onun ömrü de görünüşteki değişimlere bağlı kalır. İnsanın asıl ihtiyacı yalnızca güzel bulunmak değil; görüldüğünü, anlaşıldığını ve olduğu hâliyle kabul edildiğini hissetmektir.
Bu, “Olduğumuz gibi kalalım ve hiç değişmeyelim,” anlamına gelmez. Değişmek yaşamın doğal bir parçasıdır. İnsan yaşadıklarıyla öğrenir, olgunlaşır, eksiklerini fark eder ve kendini geliştirir. Bu bir zayıflık değil, büyümenin göstergesidir.
Asıl tehlikeli olan, kabul görmek uğruna kendinden vazgeçmektir. Kendini geliştirmek için değişmek bilgeliktir; yalnızca sevilmek için değişmek ise insanı çoğu zaman kendisinden uzaklaştırır.
Kadınlar da erkekler de zaman zaman duygularıyla baş etmekte zorlanabilir. Duygular fark edilmediğinde ya da sağlıklı biçimde ifade edilemediğinde kırgınlıklar büyür, tepkiler sertleşir ve ilişkiler yıpranır.
Oysa güçlü olmak, duyguları bastırmak ya da hiç incinmemek değildir. Güçlü olmak; duygularını tanıyabilmek, onları ifade edebilmek ve davranışlarını yalnızca o anki........
