Bir Acil Hekiminin Rüyaları 2: “Yeşil Alan” |
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
İnsan ve Toplum Bilimleri
"HAYATI: doğal bir OKUyuşla; PAYLAŞmak"
Bir Acil Hekiminin Rüyaları 2: “Yeşil Alan”
Volkan, o gece acil serviste nöbetçiydi.
Kaçıncı vakayı yönettiğini, kaçıncı hastanın seyrini değiştirdiğini, kaçıncı işlemi başlattığını ya da başlattırdığını artık saymıyordu. Önünde hasta listeleri, tetkik sonuçları, konsültasyon notları ve bekleyen işlemler vardı; fakat acil serviste vakaların ağırlığı hiçbir zaman listedeki sayılarla ölçülmezdi. Bir hasta için hemşireyle, teknisyenle, asistanla, konsültanla, hasta yakınıyla, güvenlikle, laboratuvarla, radyolojiyle ve bazen bütün hastanenin görünmez damarlarıyla konuşmak gerekirdi. Volkan o gece yalnızca hastalıkları değil; kırmızı alanın telaşını, sarı alanın belirsizliğini, ekiplerin yorgunluğunu, cihazların eksikliğini, koridorların akışını ve hastanenin dağınık enerjisini de yönetiyordu
Gece boyunca kırmızı alandan çağrılmış, sarı alana dönmüş, müşahadeye uğramış, tekrar triajın önünden geçmişti. Bir yaşlı hastanın nefes darlığı, genç bir adamın göğüs ağrısı, düşen bir çocuğun ağlaması, tansiyonu yükselen bir kadının endişesi, serum isteyen birinin ısrarı, rapor isteyen başka birinin öfkesi birbirine karışmıştı.
Bir ara, çok kısa bir ara, yeni hasta gelmedi.
Acil serviste bu tür aralıklar gerçek bir boşluk değildi; daha çok fırtınanın iki dalgası arasında kalan yanıltıcı bir sessizlikti. Volkan bunu biliyordu. Yine de o küçük sessizliğe tutunmak istedi. Doktor odasına geçti. Çay makinesinin yanında bekleyen, rengi biraz koyulaşmış çaydan kendine bir bardak doldurdu. Çayın sıcaklığı eline iyi geldi. Sandalyeye oturdu. Sırtını duvara yasladı.
“Beş dakika,” dedi kendi kendine.
Acil hekimlerinin en çok kandığı cümlelerden biriydi bu: Beş dakika.
Çayından bir yudum aldı. Göz kapaklarının ağırlaştığını hissetti. Önce direnmeye çalıştı. Çünkü acil serviste uyku, hiçbir zaman masum bir şey değildi; insanın aklı, “ya o sırada biri gelirse” diye tetikte kalırdı. Fakat bedenin de kendi ahlakı vardı. Bir yerden sonra emir komuta zincirini ele geçirir, akla rağmen kapanırdı.
Volkan’ın gözleri yavaşça kapandı.
Kısa bir uykuya daldı.
Rüyasında yine yoldaydı. Her zaman yaptıkları, sık sık çıktıkları seyahatlerden birindeydi sanki. Önce bir şehirlerarası yol gördü; gri asfalt, yol çizgileri, uzaklarda beliren tabelalar… Sonra yol bir hastane koridoruna dönüştü. Koridorun başında triaj alanı vardı. Triaj alanından içeri doğru uzanan renkler görmeye başladı.
Önce renkler zeminde hafif birer çizgi gibiydi. Sonra çizgiler kalınlaştı, oklara dönüştü. Ardından renkli adımlar belirdi. Sarı adımlar bir yana, kırmızı adımlar başka bir yana, yeşil adımlar ise kalabalık bir kapıya doğru gidiyordu.
Bu renklerin anlamını zaten biliyordu. Kırmızı acildi. Sarı bekleyebilirdi ama dikkat isterdi. Yeşil ise çoğu zaman “acil olmayan” ya da “daha hafif” olanın adıydı. Fakat rüyadaki yeşil farklı görünüyordu. Bir triaj kategorisinden çok daha fazlası gibiydi. Adımlar yeşile doğru çoğaldıkça çoğalıyor, kapının önünde büyük bir kalabalık birikiyordu.
Elini cebine attı. Telefonunu çıkardı. Rüyada olmasına rağmen telefonun ekranı çalışıyordu. O ülkedeki sağlık sistemini, acil sağlık hizmetlerini, triaj uygulamalarını ve yeşil alan denen tuhaf bölgeyi araştırmaya başladı.
Ekranda yazılar belirdi.
Bir ülkede hastanelerin içinde “yeşil alan” denilen yerler vardı.
Adı yeşildi ama içinde ağaç yoktu; adı alan idi ama kimse orada genişleyemiyordu; adı huzuru çağrıştırıyordu ama kapısından içeri girenlerin çoğu huzurunu çoktan dışarıda bırakmış oluyordu.
Bu ülkede insanlar zamanla şuna inanmışlardı: İnsan bedeninde olup biten her küçük kıpırtı, her hafif sızı, her geçici halsizlik, her belirsiz huzursuzluk mutlaka bir hastalıktı. Bedenin bazen yorulması, bazen susması, bazen sinyal vermesi, bazen sadece yaşadığını hatırlatması normal sayılmazdı. İnsanlar kendi bedenlerinin sıradan tepkilerini bile birer felaket habercisi gibi okurdu. Sonra da kalkıp yeşil alana giderlerdi.
Orada genç doktorlar vardı.
Onlara da bu düzenin dili öğretilmişti. Kapıdan giren herkesin bir şikâyeti, her şikâyetin bir tanısı, her tanının bir reçetesi, her reçetenin de bir anlamı olmalıydı. Böylece hastalar “bana bakıldı” diye rahatlıyor, doktorlar “ben tedavi ettim” diye düşünüyor, sistem de “hizmet verdim” diye kendini alkışlıyordu.
Yeşil alanda garip bir inanç düzeni kurulmuştu.
Hasta, aldığı reçeteyle iyileşeceğine inanıyordu. Doktor, yazdığı reçeteyle iyileştirdiğine inanıyordu. Hastane, çok hasta bakıldığı için başarılı olduğuna inanıyordu. Sağlık sistemi, yedi gün yirmi dört saat ulaşılabilir olduğu için halkına iyi baktığına inanıyordu. Siyasetçiler, kapısı hiç kapanmayan bu kalabalığı hizmetin kanıtı gibi gösteriyordu.
Belki de herkes, inanmış gibi yapıyordu.
Fakat Volkan rüyasında daha derin bir şey fark etti: Bu ülkede herkes yeşil alandan şikâyetçiydi; ama kimse onun gerçekten ortadan kalkmasını istemiyor gibiydi. Şikâyetlerin sesi yüksekti, memnuniyetler ise daha sessizdi. Yakınmalar meydandaydı, çıkarlar ise gölgede duruyordu. Herkes yeşil alanın yoruculuğundan, kalabalığından, masrafından, kargaşasından söz ediyordu; fakat herkesin içinde, kimsenin açıkça itiraf etmediği gizli bir yeşil alan arzusu da yaşıyordu.
Merkezi idare şikâyetçiydi. Çünkü yeşil alan sürekli kaynak isteyen, sürekli büyüyen, sürekli sorun üreten bir yerdi. Oraya insan gücü ayrılıyor, cihaz ayrılıyor, alan ayrılıyor, bütçe ayrılıyor; fakat ne kadar kaynak verilirse verilsin, sorun eksilmiyor, yalnızca biçim değiştiriyordu. Yeşil alan, sağlık sisteminin koridorunda sürekli ateşi çıkan ama hiç tam yatırılmayan bir hasta gibi duruyordu.
Doktorlar şikâyetçiydi. Çünkü yeşil alan, hekimliğin en yıpratıcı biçimlerinden birini üretiyordu. Orada hasta çoktu, zaman azdı, beklenti yüksekti, risk belirsizdi. Tıbben acil olmayan, fakat hukuken, psikolojik olarak ve toplumsal gerilim bakımından her an sorun çıkarabilecek bir hasta kalabalığıyla karşı karşıya kalıyorlardı. Bir yandan “Bunlar acil değil” diyorlar, öte yandan her bir hastanın içinden beklenmedik bir kötüleşme, bir dava, bir şikâyet, bir öfke patlaması çıkabileceğini biliyorlardı. Bu yüzden yeşil alan, hafif hastaların alanı gibi görünse de hekimin zihninde çoğu zaman hafif bir yük oluşturmuyordu.
Hastalar da şikâyetçiydi. Çok bekliyorlardı. Kısa muayene ediliyorlardı. Karşılarında çoğu zaman yorgun, genç, acele eden, aynı anda birçok hastaya yetişmeye çalışan doktorlar buluyorlardı. Ne olup bittiğini tam anlayamıyor, kimin kendileriyle ilgilendiğini, ne kadar bekleyeceklerini, hangi tetkikin niçin istendiğini, hangi ilacın neye yarayacağını çoğu zaman bilemiyorlardı. Beklemek, belirsizlik ve görülmediğini hissetmek, hastalığın kendisinden daha fazla öfke üretiyordu.
Hastane yönetimleri de şikâyetçiydi. Çünkü yeşil alan, hastanenin hiç kapanmayan huzursuz odası gibiydi. Her gün yeni bir kalabalık, yeni bir yakınma, yeni bir tartışma, yeni bir memnuniyetsizlik, yeni bir şikâyet ihtimali vardı. Hastanenin başka bölümlerine ayrılması gereken dikkat, çoğu zaman bu kapının önünde biriken gerilime akıyordu. Yönetim için yeşil alan, çözüldükçe yeniden çoğalan bir düğümdü.
Ama rüyanın tuhaflığı tam da burada başlıyordu.
Herkes şikâyet ediyor, fakat herkes bir biçimde yeşil alanın devamına tutunuyordu. Kimse bunu yüksek sesle söylemiyordu. Kimse, “Yeşil alan iyi ki var” demiyordu. Fakat davranışlar, kararlar, alışkanlıklar ve çıkarlar başka bir hakikati ele veriyordu.
Hastalar kızıyordu ama yine de geliyordu. Çünkü yeşil alan, onlara en azından bir doktora görünmüş olma duygusu veriyordu. Şifa bulup bulmadıklarından bağımsız........